Sylworth Krallığı; Üç Kartın İzi
Sır
Yazar: Nisanur Tamer

Hayatta birçok şey adına savaş verir insan. Bunun büyüğü ya da küçüğü yoktur ancak en tehlikelisi kendiyle olandır. Öbür türlü mücadeleler kaybetme ihtimalini taşıyabilir, yine en kötü ihtimal kişinin sonunda kendini kaybetmesidir. Bu sınırlarda yer alan Sylworth krallığı da yaşamak adına çabalamayı görev edinmişti kendine. Kişi önce toplu bir savaşı, ardından da kendini kazanmalıydı. En azından Diana böyle söylüyordu. O sabaha gözlerini açan herkesin kanında endişe, korku gibi olumsuz duygular geziyordu. İyi bir bakış açısına sahip kişi sayısı oldukça azdı. Bunlar özgüven eksikliğinden ya da yapamam teorilerine dayanarak değil gerçeklerin ciddiyetini anlamaktan gelen hislerdi. Daphne de bu hisleri göğsünde taşıyan öğrencilerden biri olarak yatakta bütün gece dönüp durmuş bir ara Iris’i de uyandırmıştı. Saat kavramı o gece çoğu öğrenci için o kadar hızlı akıp gitmişti ki kendilerini bir anda sabaha gözlerini açarken bulmuşlardı. Selene, tek gözünü açıp görüş alanındaki saate baktığında daha oldukça erken olduğunu gördü. Doğan güneşin kendine has tonlarının yansımasını görünce ayaklandı. Camın kenarına geçtiğinde bu manzarayı geldiğinden beri ilk kez görüşü nefesini kesmişti. Ünlü bir ressam elinden çıkan tablolara ait gibi görünen bu görüntüyü izledi bir süre. Arkasında belirsiz bir nefes hissedince kendi kendine gülerek döndü arkasını ancak kimse yoktu. Kızlara göz ucuyla baktığında uyanmaya çalıştıklarını gördü. Az önce yaşananların sorumlusu onlar olamazdı. Ufak bir rüzgar esintisi diyerek kandırmak istedi kendini. Bazen inanmak istemek, olanları korkup kabullenmekten daha kolay gelirdi çünkü. Daphne gözleri kapalı, yattığı yerden doğrulup arka arkaya esnerken Iris de geriniyordu. “Hadi ama kızlar. Biraz enerjik olun. Taş taşımış kadar yorgun görünüyorsunuz.” “Taş taşımadık ama gece de uyuyamadık. Daphne o kadar döndü ki en az onun kadar uyanık kalmak zorunda kaldım.” Daphne mahcubiyetle gülümseyince Iris de ona gülerek karşılık verdi. Aralarındaki tatlı atışmalar vakit geçtikçe artıyordu ve kimse de bundan şikayetçi sayılmazdı. “Renkli bir kıyafetten ziyade siyahlar içerisine bürünmek istediğim bir gün.” “Bende siyah giymeyi düşünüyorum Iris. Bir örnek takılırız.” Daphne, Selene ve Iris’in sohbetinden sıyrılıp banyoya gittiğinde Selene’nin tarağının kırılmış olduğunu gördüğü an başını kapı aralığından çıkarıp onun gülen yüzüne baktı. Ya bundan haberi vardı ve bir kaza deyip geçiştirmişti ya da henüz olanlardan bir haberdi. Daphne onu anında tamir edebileceği bir yol bilmeyi diledi içinden. Bu tarağın ondaki anlamını söylediği kadar bilseler de, söylenenden fazlası olduğunu anlayabiliyordu. “Selene.” “Efendim?” “Tarağın. Kırılmış.” “Ne?” Gülen yüzünün aniden solması, gözünden kaçmamıştı kızların. Hızlıca banyodaki aynanın önünde duran tarağın parçalarını aldı eline Selene. Dün akşam oraya sapasağlam koyduğundan emindi. Özenliydi, dikkatliydi. Parçalar elindeyken odaya dönüp Daphne’nin yatağına çöktü. Ağlamaya başladığında kızların bakışları anında birbirini buldu. Ne yapacaklarını bilemez halde iki yanına geçtiler ağlayan arkadaşlarının. Onun bu tarakla ilgili söylediklerini hatırlıyorlardı. Selene’nin titreyen sesi, gözyaşlarına karışarak odayı doldurunca Daphne onun saçlarının arasına bir öpücük kondurdu. “İşte şimdi tüm büyüsü bozuldu.” Selene pembe tütülü elbisesinin eteklerini kabartırken, babasının başına koyduğu prenses tacıyla gülümsedi. Beline kadar gelen uzun saçları, kabarık elbisesi ve tacıyla şimdi tam anlamıyla bir prenses gibi görünüyordu. Babasının uzattığı elini tuttu minicik eliyle ve kendi etrafında dönerken annesinin onları izlediğini görünce dönmeyi bırakıp koşarak onun bacaklarına sarıldı. “Anne! Bak babam bana ne almış!” “Harika görünüyorsun yıldızım.” Bu iltifatı her duyduğunda kalbinde bir yerlerde kıpırdanan mutluluğu hissedebiliyordu Selene. Kendini bildi bileli annesi ona böyle sesleniyordu aynı babasının ona prensesim demesi gibi. Bunun nedenini sorduğunda annesi ona kendisi adına karanlık bir…