Bölüm 2: Kırık Parçalar
Yazar: Seçil Kireşçi

Pirinç çerçeve ahşap zemine çarptığında çıkan o tok ses, zihnimdeki tüm düşünceleri bir anda süpürüp attı. Camın parçalanma cızırtısı ise ruhuma atılan bir düğüm gibiydi. Yerdeki yansımalar sadece bir camın kırığı değil, sanki bir hapishanenin duvarları yıkılmış da içindeki mahkûmlar serbest kalmış gibi etrafa saçılmıştı. "Floryn?" Annemin sesi, merdivenlerin o aşina olduğum gıcırtısıyla birlikte odaya doldu. O an vücudumun her kası bir kilit gibi kapandı. Kalbim, göğüs kafesimi döven bir mahkûmun isyanı gibi kulaklarımda gümbürdüyordu. Yere yığılmış, o parlak, o korkunç cam kırıklarına bakarken üzerlerini alelacele gri örtüyle kapattım. Kumaşın altındaki o sivri doku avuçlarıma batıyor, sanki bir parçamın orada, o camın içinde kaldığını hissettiriyordu. "Yukarıda ne düşürdün öyle? Ne o gürültü?" Kapı kolu titredi. Annemin sesi kapının hemen ardında bir gölge gibi asılı kalmıştı. Nefes almayı unuttum; ciğerlerim sanki bu kasabanın rutubetini değil de, ilk defa o yasaklı gerçeğin zehrini çekiyordu. "Hiçbir şey anne," dedim. Sesim beklediğimden daha düz ve soğuk çıkmıştı. Kendi sesimi bile tanıyamadım. "Pencere önündeki eski saksıyı devirdim. Çok dikkatsizim, gerçekten çok üzgünüm." Kapının ardında uzun bir sessizlik oldu. Bu sessizlik, annemin kapının ardında beni izlediği hissini güçlendiriyordu. Acaba yerdeki o örtünün altında sakladığım şeyi, odanın içindeki o ağır değişimi hissediyor muydu? "Dikkat et Floryn," dedi nihayet, sesi bir veda eder gibi sönüktü. "Bu kasabada saksıdan daha ağır şeyler kırılır ve onları tamir edecek bir yapıştırıcı yoktur. Sis saati yaklaşıyor. Pencereleri sıkıla, dışarıdan gelen o çürük kokuyu içeriye taşıma." Adımları yavaşça uzaklaştı. Mutfaktaki o ritmik bakır tıkırtıları yeniden başladığında, odanın içindeki sessizlik artık daha ağırdı. Odanın köşelerine sinmiş gölgeler, sanki yerdeki kırıkların yansımasıyla hareketleniyor gibiydi. Sabahın ilk ışıkları, kasabanın o lanetli gri tülüyle birlikte penceremden içeri süzüldüğünde, zihnimde kalan son şey Arden’ın o soğuk ve keskin fısıltısıydı. Göz kapaklarım ağırlıkla birbirine yapışmıştı, sanki üzerimde geceden kalma tonlarca tortu birikmişti. İlk birkaç saniye, her zamanki gibiydi; odamın o tanıdık rutubet kokusu, tavan arasındaki o alçak ve basık tavanın verdiği o güvenli darlık. "Bir rüyaydı," diye mırıldandım kendi kendime. Sesim, sabahın sessizliğinde ürkütücü bir yankı buldu. "Sadece bir rüyaydı, Floryn. Sisin yarattığı bir sanrı, bir yorgunluk halüsinasyonu." Doğrulup yatağın kenarına oturdum. Kasaba henüz uyanmamıştı, sadece annemin mutfaktan gelen o bitmek bilmeyen tıkırtıları, hayatın başladığına dair tek kanıttı. Bir süre boşluğa baktım; zihnimdeki o tütün ve yağmur kokusu, yoğun ve keskin koku sanki burnumun ucuna yapışmış gibiydi. Kendi kendime gülmeye çalıştım ama dudaklarım kaskatı kesilmişti. Bir insanın kendi korkularını, kendi odasında hayal edecek kadar delirmesi ne acıydı. Odanın ortasına, dün gece dizlerimin üzerine çöktüğüm o yere doğru bakışlarımı çevirdim. Gri örtü, orada, zeminin orta yerinde öylece duruyordu. Öyle durgun, öyle sıradan bir örtüydü ki dün gece yaşadığım her şeyin bir zihin oyunu olduğuna kendimi ikna etmem saniyelerimi almadı. "Rüyaydı işte," dedim daha yüksek bir sesle sanki bunu yüksek sesle söylemek gerçeği değiştirecekmiş gibi. "Saçma sapan bir kâbus. Kendi kendime odayı birbirine kattım, hepsi bu." Ayaklarımı yere koydum, çıplak tabanlarımın altındaki tozlu tahtaların soğukluğunu hissettim. Örtünün yanına doğru, adeta bir kurban gibi yavaş ve ürkek adımlarla yaklaştım. Kalbim, göğsümün altında yine o rahatsız edici ritmi tutturmuştu; güm, güm, güm… Sanki her vuruş, zihnimin kapısını biraz daha zorluyordu. Örtünün köşesine uzandım. Parmaklarımın ucu titriyordu. Eğer altı boş olsaydı, eğer sadece tahta zeminle karşılaşsaydım, derin bir nefes alıp hayatıma devam edecektim. Örtüyü sert bir hareketle kenara çektim. Zaman, o an sanki durdu. Örtünün altında, aynanın o pirinç çerçevesi ve tuzla buz olmuş cam p…