BÖLÜM 2
Yazar: Özlem Buse Şahin

36.000 yıl sonra "Uyan.'" Yataktan sıçrayarak uyandım. Kulağımdaki çınlama devam ederken, elim hemen komodinin üzerindeki kolyeme gitti, hızlıca boynuma taktım. Nefesimi düzenlemeye çalışırken lanet olası kolyeyi banyodan çıktıktan sonra takmayı unuttuğumu fark ettim. Bir daha bu kolyeyi derime kazımam gerekse dahi çıkarmayacaktım. Uykumu sabote eden rüya, onu gördüğüm son seferden sonra bu kez daha netti. Sanki beni uyutmamak için hazır da bekleyen karabasan gibiydi. Ben onu itmek istedikçe o çekmek için elinden geleni yapıyordu. Uykudan önce yaptığım çayın boş fincanı, komodinin üstünde dururken yine hiçbir faydası olmadığını fark ettim. Uykuya dalmamı kolaylaştırsa da rüyayı görmemi engelleyici hiçbir etkisi yoktu. Rüyanın ne anlama geldiğini öğrenmek ya da rüya görmemi engellemek için krallığın kütüphanesinde araştırmadığım rüya bilimi kitabı kalmamıştı. Büyücüler Loncası'nın diğer öğretmenlerine sormayı ara ara düşünsem de bu zamana kadar içimden bir ses rüyamı hep saklı tutmamı fısıldadığı için cevap yoktu. Şifa da yoktu. Yani en azından kolye hariç. Kolyem taktığım zamanlarda rahat bir uyku çekmemi sağlayan tek şeydi. O yüzden son üç senedir yani on dokuz yaşına bastığımdan beri kolyemi hiç çıkarmıyordum. Beni güvende tutuyordu. En azından rüya görmemi engellediği için ben öyle sanıyordum. Kâbusum, on altı yaşıma altı ay kala huzurlu uykularımı benden almaya başlamıştı. Hep aynı yerde aynı sıralamayla ve aynı son ile bitiyordu. Her şey önce bir masal gibi başlıyordu. Bedenim, şimdi yerini çorak arazilere bırakmış olan Argos ormanında oluyordu. Rüyamda boyu iki metreyi aşan selviler, ayaklarımın altını gıdıklayan uzun otlar, gürül gürül akan şelalesiyle Argos , yaşayan bir ormandı. Ormanın şelalesinin kenarında ilerlerken ağaçların tepesinde şarkı söyleyen kuşların sesi kulağımda bir müzik şöleni gibiydiler. Güneş tenime işliyordu. Bastığım toprak bedenimle bütünleşirken, rüzgârın etkisiyle kıpırdaşan çiçeklerin kokusu burnuma doluyordu. Ormanı tüm duyularımda hissediyordum. Huzur, içimde yankılanan kadim bir melodi gibi bedenimi sarıyordu. Sonra yavaşça yeniden ilerlemeye başlıyordum. Uzaklarda çiçeklerin renk cümbüşüyle çevrili, yuvarlak bir bahçede yükselen altı zarif heykel dikkatimi çekiyordu. Argos ormanının derinliklerinde daha önce böyle bir yapının olup olmadığını anımsamaya çalışırken, ayaklarım iradem dışında esrarengiz yapıya doğru yöneliyordu. Başta ufak bir yapı gibi görünen bu yer, adım attıkça devasa mimari bir şahesere dönüşüyordu. Bir kapısı yoktu. Heykellerin her biri beş metre kadar uzunluktaydı. Her biri aynı boyda iki kadın dört erkekten oluşuyordu. Yüzlerinde kadim bir bilgelik, sonsuz bir güç saklıydı. Hepsi aynı yere bakıyordu. Yapının tam merkezine oyulmuş bir lotus çiçeği desenine. Desen, krallığımızın amblemine benziyordu. Yapı, yavaşça irademi ele geçirip, beni içine çekerken, kapısı bile olmayan bu yerin merkezine adımlar atmaya başladığımda gökyüzünde ani değişimler başlıyordu. Her şey tam bu anda başlıyordu. Sanki hem orada olmalı hem olmamalıymışım gibi bir his sarmalıyordu içimi. Güneşin sıcaklığı ansızın yok oluyordu. Güneşin yerini karanlık bir bulut denizi alırken, hava ağırlaşıp, rüzgâr sert esmeye başlıyor, esintiden tüylerim ürpermeye başlıyordu. Yine de adım adım merkeze ilerlemekten kendimi alamıyordum. Gökyüzü gece gibi karanlık oluyor, yıldızlar parlamaya başlıyordu. Baktıkça yıldızlarda bir terslik olduğunu anlıyordum. Gittikçe yaklaşıyor gibiydiler. Hayır... hayır yaklaşmıyor hızla düşüyorlardı. Yıldızlar kocaman alev topları gibi gittikçe yaklaşırken, kaçmak için, yapıdan çıkmaya yeltendiğimde ayaklarım yapının zeminine yapışmış kıpırdamıyordu. Kaçamıyordum, saklanamıyordum. Kalbim göğsümü delmek istermişçesine atarken nabzım hızlanıyordu. İlk darbeyle havaya uçmam uzun sürmüyordu. İki ve üç... Sonsuz darbelerle havasız bir alandaymışım gibi oradan oraya savrulurken nerdeyse beş saniye de bir tüm vücudumu saran acıyla yıldızların yapıya değil benim üzerime düştüğünü fark ed…