BÖLÜM 27
Yazar: Özlem Buse Şahin

Çölleşmiş bu topraklarda hayatın son kalesiydi Illuvien. Kıvrımlı ve güçlü kökleriyle kuru, çatlamış kızıl toprağa sıkı sıkıya tutunuyordu. Dalları, geniş ve gür yapraklarla kaplı sanki çevresindeki ölü toprağa meydan okurcasına yemyeşildi. Ben ne kadar ölü isem önümde yükselen ağaç o kadar canlıydı. Hemen arkamızda Fenrir’in kükreyişi tekrar duyulduğunda kulaklarımızı kapatmak zorunda kaldık. Gözlerim istemsizce o tarafa kaydı. Bakışlarım onu bulduğunda dehşeti öyle büyüktü ki kimileri bu manzara karşısında kusabilirdi. Fenrir, Harpy’yi boğazından yakalamıştı. Gözleri, birer öfke çukuruydu. Keskin dişleri arasında çaresizce çırpınan yaratığa karşı içinde merhamete dair hiçbir şey taşımıyordu. Harpy, Fenrir’ den kurtulmak için pençelerini kurda geçirmeye çalışıyordu. Fakat denerken başarısız oluyordu. Gözlerindeki korku ve çaresizlik, ölümün soğuk nefesinin onu kısa bir zaman içerisinde bulacağını gösteriyordu. Fenrir, keskin dişleri arasındaki Harpy’i bir o yana bir bu yana savururken, Harpy o uğursuz çığlığını çıkartacak kadar bile güçlü değildi artık. Kurdun onu boğarken hayatına tutunma çabaları altımızdaki yeri sallıyordu. İçimdeki koca hiçlikle onlara bakarken, Harpy, şaşırtıcı bir hamle yaptı. Kendi pençesini boğazına geçirdi. Kanı akacak fakat ölmeyecek kadar. Akan kan, Fenrir’in ağzına doldu. Dişleri arasından süzülmeye başladığında kurdun hareketleri anında yavaşlamaya başladı. Kanı bir tür sersemletici etkiye sahip olmalıydı. Bilinçli şekilde kanını akıtıp, kurdun bunu yutmasını sağlamıştı. Fenrir ağzına dolan kan ile sersemledi. Keskin dişleri inatla, Harpy’i tutarken, üzerine çöken sersemlikten kurtulmaya çalışıyordu. Harpy, kendini bilinçli şekilde tekrar kanattı. Devasa kurdun ağzı biraz daha kan ile doldu. Zihninin bulanıklaştığı belliydi. Devam edebilmesi için bırakması gerekiyordu. Fenrir, zehirli kana daha fazla dayanamadığında dişlerini açtı. Gövdesinden kanlar süzülen Harpy yere düştü. Fenrir, kanı tükürse de sersemleyecek kadarını yutmuştu. Harpy, güçlükle yerde nefes alırken, ikisi de devam edemeyecek kadar tükenmişti. Buna rağmen, harap olmuş bedeniyle son bir gayretle ayağa kalkmaya çalıştı. Pençelerinden birini boğazına sardı. Bir insan gibi pençesini boğazına tutup açık yarasına tampon yaptı. Kalktığında kurda hamle yapabilirdi. Fakat yapmadı. Onun yerine kaçmayı seçti. Kanadının biri çoktan kırılmış, diğeri ise uçmasına yetmeyecek kadar zayıflamıştı. O yüzden sarsak adımlarla koşmaya başladı. Bitkin ve güçsüz bedeniyle geriye çekilirken, aniden önünde bir boşluk açıldı-bir portal. Sendeleyen adımlarıyla portalın içine adım attığı anda bir göz kırpma süresinde ortadan kayboldu. Casey önüme geçti, kollarımı her iki yanından nazikçe kavrayıp sıktı. Gözlerim, Harpy’i yutan boşluğa kilitlenmişti. “Larentia.” Sesinde acının ve kederin çaresiz tınısı vardı. Karşılık veremedim. Pes etmiştim bunu neden anlayamıyordu? Çevremde birkaç adım sesi yankılandı ama kimin geldiğiyle ilgilenmedim. Aello’nun sesi hafifçe duyuldu. “Larentia.” Kederini anlamak için yüzüne bakmama gerek yoktu. Sesim çıkmadı. Kelimeler, yetim kalmıştı. Beni saran hissin ağırlığı o kadar büyüktü ki, her şeyi saydam bir perde ardından izliyordum. Sesler yankılanıyordu ama ulaşmıyordu. Renkler hala vardı ama solgun ve siliktiler. Zaman ilerliyordu ama ben, onun içinde yalnızca solgun bir gölgeydim artık. Vi burnunu çekti. “Şimdi ne yapacağız?” Sesinde ümitsizlik ve kırgınlık vardı. Etrafımız ruhumda hissettiğim sessizlikle örülmüştü. “Anahtarı bulmalıyız… ya da yapmalıyız. Ağacın laneti kırması için.” Aello, yanımızdan ayrıldı. Omuzlarına çöken yenilginin ağırlığıyla ağaca yöneldi. Parmaklarını, ağacın gövdesini saran kıvrımlı sarmaşıklara usulca dokundurdu. Parmaklarını girintilerde dolaştırırken anahtarı arıyordu. Casey yanımdan ayrılmadan diğerlerine seslendi. “Şekle tekrar bakın.” Scott neredeydi? Nerede olduğunun cevabı zihnimde belirince keder tekrar yükseldi. Aello, cebinden İsimsizlerden aldığımız şekli çıkardı. Kâğıt üzerine çizdiği…