BÖLÜM 18
Yazar: Özlem Buse Şahin

Gözlerimi ağır ağır araladığımda bir anlığına nerede olduğumu anımsayamadım. Kafam, ağrıdan kopmak üzereydi. En acilinden bir şeyler hazırlamam gerektiğini düşündüm. Anlar, silsile halinde zihnimde belirmeye başlarken, baş ağrım geride kaldı. Ash ... Dün geceyi hatırladım. Dokunuşları, öpüşleri... Her biri zihnimde tekrar canlandı. Dudaklarındaki sıcaklık hala dudaklarımdaydı, ellerinin vücudumda gezindiği anlar ruhuma işlenmişti. Kalbim bu sabah yeni bir anlam kazanarak atıyordu. Gözlerimi kapattım. O anların tatlı büyüsüne tekrar teslim oldum. Zihnimde saatleri geriye saydım. Ash'in öpüşü, dokunuşu, sıcaklığı bir mühür gibi benliğimde yer etmişti. Avuçlarımı burnuma götürdüğümde teninden yayılan bergamot ve portakal kokusunun ferahlığını tekrar hissettim. Şenlik ateşinin yanında beni öptüğü andan sonra gece boyunca bir daha hiç ayrılmamıştık. Gece ilerledikçe, ondaki değişimi fark etmemek imkânsızdı. Fakat bu tarif edilecek bir şeyden ziyade sadece kalpten hissedilecek bir şeydi. Onun yanımdaki varlığı, her şeyden daha parlak ve canlıydı. Ruhumun bir kıvrımı ona bağlanmıştı. Hiç tanımadığımız insanlar bizi kalabalığın içine çektiğinde kendimizi Akçam ağacının önünde yeni yıl için, mum ritüeli yapan insanların arasında bulmuştuk. Ağacın etrafı beyaz, kırmızı, yeşil ve sarı renkte mumlarla doluydu. Her renk mumu bir anlamı vardı. Beyaz, yeni başlangıçlar, kırmızı aşk, yeşil, bereket ve sarı bolluk isteyenler içindi. İstediğim şeyin karşılığını bulacak bir mum rengi içlerinde yoktu. İstediğim şey zaten yanımdaydı. Kutunun içindeki mumlara uzandığımızda ile aynı anda beyaz bir mum aldık. Ona kaçamak bir bakış atarken, bakışları öyle sıcaktı ki havanın soğukluğunu silip süpürdü. Yanımdaki varlığı huzurun kaynağıydı. Ağacın önünde eğildik. Gözlerini kapayıp niyetine odaklandığını gördüm. Ardından bende kendi niyetime odaklandım. Başlangıçlar ya da son fark etmeksizin hepsinde beraber olmamızı diledim. Ellerimizin hiç ayrılmamasını, öpüşmelerin hiç son bulmamasını. Dünyanın sonuna varmış olsak dahi hep yanında olmayı. Gözlerimi açtığımda beni izliyordu. Niyetini çoktan tamamlamıştı. Kalbim atışlarım hızlanırken bakışlarımı kaçırmama cesareti buldum kendimde. Dudaklarım onu beklermiş gibi aralandı. Gözleri dudaklarıma kaydı. Gözleri hafifçe kısıldı. Onu beklediğimi biliyordu. Ve bende onu kabul edeceğimi biliyordum. Elimi tuttu. Nazikçe dudaklarına götürürken elimin tepesinden bütün vücuduma yayılan akımla iç çekmeden edemedim. Ruhumu her katmanını gören gözlerle bakarak, "Şimdi ne yapmak istersin?" diye sordu. Elimi bıraktığında parmak uçları, omuzlarıma düşen saçları nazikçe geriye attı. "Bilmiyorum," diye fısıldadım. Bana dokunmaktan kendini alamıyordu; Saçlarımı nazikçe okşamaya devam etti. Bir tutamı elinde tutarken " Tanrılar aralarına güneşi saklamışlar, " diye mırıldandı. İçimde bir ürperti hissettim. Bu ürperti içimde ona sokulma ihtiyacı uyandırdı. "Böyle kelimelere alışkın değilim." Ateşin turuncu ışığı keskin hatlarını yumuşatırken yumuşak gülüşü dünyamı aydınlattı. "Saçların, şafağın en parlak ışıkları. Her bakışımda içimde bir güneş doğuyor." Gülümserken yanaklarım ısındı. "Teşekkür ederim." Mutluluk içimde o kadar parlak şekilde çiçek açtı ki, göğsüm patlayacak sandım. Tam burada tam şu an da , ruhumu huzura teslim edebilirdim. Çenemin ucunu hafifçe sıktı. "Teşekkür etme. En azından sahip olduğun güzellikleri sana anlatırken." Ayaklarım yerden kesildi. Sanki bulutların üzerinde yürüyordum. Dış görünüşümle ilgili daha önce hiç uzun uzadıya düşünmemiştim. Bu konu hakkında Mergen' in yorumları hariç neredeyse kimseyle konuşmamıştım. Ama bir an sonra emin oldum: Ash'in sözleri daha önce duyduğum kelimeler olsa bile, dudaklarında farklı bir anlam kazanıyordu. "Hadi gel kendimize bal şarabı alalım." Elime uzandığında bu her zaman yaptığımız bir şeymiş gibi elini tuttum. Beni fıçıların üst üste bindiği köşeye doğru sürükledi. Güneş bile onun kadar aydınlatamazdı dünyamı şu anda. Hiçbir şey ne onun kadar soluğumu kesebilir n…