BÖLÜM 14
Yazar: Özlem Buse Şahin

Diğerleri çadırdan çıkalı on dakika olmuştu ama sessizliğimiz hala sürüyordu. Sanki kimse konuşmaya cesaret edemiyordu. Nanshe’nin anlattıkları ağır bir örtü gibi hepimizin üzerine serilmişti. Her birimiz kendi iç dünyamızla hesaplaşma halindeydik. Yeni öğrendiğimiz gerçeklerle, belki bir saat değil ömür boyu düşünmeye ihtiyacımız vardı. Ne yazık ki o kadar vaktimiz yoktu. Herkesten önce benim açıklamam gereken şeyler vardı. Günlerdir omuzlarımda taşımaktan yorulduğum bu sır, geçmişten çıkagelip günümü zehreden bir yük olmuştu. Kolye… Anlatmak zorundaydım. Neden onu saklama ihtiyacı hissettiğimi, bunu yaparken bir yandan hissettiğim korkuyu, saklamak zorunluluk iken, onlarla en sonunda paylaşmayı seçtiğimi. Yalnızca doğru anı beklediğimi. Beni anlamalarını sağlayabilirsem, hissettiğim bu mesafeli hali, bir uçuruma dönüşmeden önce az da olsa kapatabilirdim. Peki söze nasıl girmeliydim? İlk başta özür mü dilemeliydim? Ya da güven problemlerim olduğunu mu itiraf etmeliydim. Belki küçük yaşta terk edilmemin beni kendimi duygusal olarak korumaya daha çok ihtiyaç duyan bir insan haline getirdiğini söylemeliydim. Yok , bu çok acınası olurdu. Bana acımalarını istemiyordum. Yalnızca anlamalarını istiyordum. Sorularımın içinde kaybolmuşken, derin bir nefes aldım. Suskunluğum bir çığlık halini almadan konuşmaya başlamaya karar verdim. “Kolyeyle ilgili…” Ash devam edemeden sözümü kesti. “Bunu konuşmak için doğru bir zaman değil Larentia.” Sesi daha önce hiç duymadığım bir soğuklukta çıktı, tıpkı taş duvarlara çarpıp dağılan bir yankı gibiydi. Bana bakmıyordu. Bakışları, kendi girdabında kaybolmuş farklı bir şey arıyordu. Artan huzursuzluğumla “Ama…” diyecek oldum, kelimeler dudaklarımda tekrar yitip gitmeden önce. “Şu an değil, Larentia,” diye tekrarladı, sesi daha da keskinleşmişti. Kelimelerinin arkasında sert bir duvar örmüş, beni içeri almamak için kapıları sıkıcı kapatmıştı. Beni ondan uzaklaştıran kapıyı net bir şekilde hissedebiliyordum. Ne kadar konuşsam da o kapının ötesine ulaşamayacaktım. İçime çaresizlik çöktü. Belki debana olan güvenini sonsuza dek kaybetmiştim. Scott ve Casey, masada karşımıza geçtiler. İkisinin yüzünde de aynı ağırlığı, aynı içsel kargaşayı gördüm. Vi’ye bakamayacak kadar utanıyordum. Casey hepsinden farklı bakıyordu bana. Bir yandan diğerleri gibi içerlediğini anlayabiliyordum. Bir yandan herkesin kendine sakladığı sırları olduğunu bilen birinin nezaketi vardı gözlerinde. Ellerim kucağımda yumruk halini aldı. İçimdeki güçten destek almaya çalıştım. Oghma, çadırdan ayrılırken masanın üzerine bıraktığı parşömenleri geri almamıştı. Casey, bakışlarını üzerimden çekerken masaya eğildi. Üzerindeki parşömenlere. Parşömenlerden biri dikkatini çekmiş olacak ki içlerinden birini eline alıp, gözlerini hızla, parşömenin üzerinde gezdirdi. Yavaş yavaş kaşları çatıldı. Bakışları okuduğu her kelimeyle daha da gölgelendi. Kısa bir süre sonra, elindeki parşömeni Ash’e uzattı. “Buna bir bakman lazım.” Ash parmaklarını sinirle saçlarının içinden geçirdi. Ona uzatılan parşömeni elinde aldı. İlk birkaç satırdan sonra parşömenin üzerindeki yazıların onun da dikkatini çektiğini anladım. Kâğıdın eski ve yıpranmış yüzeyine göz ucuyla bakmaktan kendimi alamadım. Yazı çok okunaklı değildi. Bu yüzden, ne yazıldığı uzaktan pek anlaşılmıyordu. Gözlerim sadece parşömenin üzerindeki tanıdık ismi seçebildi. Casey İgnatus. Parşömenin sağ üst köşesinde boynunda taşıdığı madalyonun resmi vardı. Ash, satırları tek tek okurken, parşömen elinde canlı bir varlık gibiydi. Okudukça huzursuz eden. Sayfayı okumayı bitirdiğinde diğer parşömenlere uzandı. Gözlerini hızlı ve dikkatlice satırların arasında gezdirdi. Son parşömeni de okumayı bitirdiğinde yavaşça masaya bıraktı. Dirseklerini masaya dayayıp, ellerini çenesinde birleştirdi. Yüzünde gözlerinde hatta omuzlarında ekstra bir ağırlığın izleri vardı. Konuşmaya başladığında çadır sesi ile doldu. “Buradaki yazılarda her birimizin geçmişi saklı.” Kelimelerin ağırlığı havada asılı kaldı. Herkesin ba…