GİRİŞ
Yazar: Ilgın

30 YIL ÖNCE - Valerius ve Aurelia’nın tahta geçme töreninden/kutlamasından Kral Valerius, mermer merdivenden aşağıya, meşalelerin titreyerek yavaş yavaş söndüğü o derinliğe doğru inerken arkasında bıraktığı dünyanın, şu an coşkuyla eğlenirken ve yaşamlarından zevk alırken belki birkaç saat sonra ya da birkaç ay sonra ya da birkaç sene sonra ölmeye başlayacağına bilerek buna bir adım atıyordu. Her yedi sene bir can verecekti ama onun dışında birkaç tane daha kurban vermek isteyebilirlerdi, bu yüzden kimin ne kadar zamanı kalmıştı bu dünyada bilemiyordu. Sarayın salonundan bu merdivenlere bağlanan kısımdan yansıyıp merdivenleri sarıya bürünmesine neden olan ışıklar, bir yanıp bir sönerek merdivenleri aydınlatan tek şeydi ama cılızlıkları yüzünden her adımında ışıklar giderek yok oluyordu. Yukarıda, salonda açılan balo müzikleri ve kadife elbiselerin çıkarttığı hışırtı sesleriyle dans eden soylular vardı, Valerius oradan geliyordu bu karanlık odaya ama bu merdivenlerin Kral Valerius’un götürdüğü yerdeyse sadece siyah obsidyen taşlardan yapılan bir oda, bu odaya kazınmış bir nefes vardı. Asırlar evvel, bu topraklar kuraklıktan ve düşman saldırıları altında kavrulurken, bu krallığın ilk kralı bu yeri yapmıştı, istilaya uğradıklarında bu odaya gelecekti ailesiyle beraber. Seneler sonra Valerius, bu odayı keşfettiğinde aklına dahiyane bir plan gelmişti. Planı uygulamaya koymuştu ve şimdiyse tahtta kalmak adına kötü emellerine bulaştırıyor ve asıl kullanım amacının dışına çıkıyordu. Merdivenlerdeki yolculuğu bittikten sonra onu merakla bekleyen varlıkla bir antlaşma yapacaktı. Taht ve bu krallık tamamen kendisine ait olacaktı fakat karşılığında sarayda yaşayan bu sabırsız ve kıdemli iblis, her yedi yılda bir taze bir kanla sulanacak ve iblisin gücünü aldığı odanın ortasındaki obsidyen de kralın kanıyla doyurulacaktı. Halk bunu "krallığı koruma" adlı bir iyilik sanacak, saray soyluları ise her yedi yılda bir kaybolan kişileri sarayın karanlık koridorlarında kaybolmuştur diyerek sıradan kazalar olarak görecekti ama gerçeği, sadece bu karanlık odanın içindekiler bilecekti. Valerius, demiri dövülmemiş, tamamen insan kemiğinden örülmüş gibi duran ağır demir kapının önüne geldi. Kapı, kilitli değildi; çünkü buraya girmek bir ceza değil, bir ayrıcalıktı ya da lanetli bir onur. Kapıyı ittiğinde, içeriden esintiyle beraber üzerine yayılan ağır koku odanın gerçek sahibini ele veriyordu; küflenmiş kan ve binlerce yıllık bir rutubet. İçeride ne bir meşale ne de ışık vardı. Odanın tek aydınlığı, ortada duran devasa, obsidyen sunağın üzerinden yayılan cılız, morumsu bir ışıltıydı. Sunak bir kalbe benziyordu ve her yedi senede bir üzerine dökülecek sayısız neslin kanını emecek, taştan ziyade atan bir kalbe benzeyecekti. Valerius içeri adımını attığı an, odanın duvarları titredi. Taşın ciğerleri varmış gibi derin bir soluk sesi duyuldu. Duvarlardaki çatlaklardan sızan koyu kıvamlı bir sıvı, zeminde yılan gibi kıvrılarak kralın ayaklarına doğru süzüldü. "Geldin", dedi içerideki ses ve bu ses sanki binlerce kişinin aynı anda bir cümleyi söylemesi gibi çıkmıştı. Bu kelime, odanın içinden değil, doğrudan Valerius'un kendi zihninin kıvrımlarından geliyordu. Kral, elleri titremesine rağmen taç giyme töreni sırasında katılımcılara fark ettirmeden derin bir şekilde kestiği avcunu sıktı. Kanını, obsidyen sunağın tam ortasına damlattı. Odanın içindeki karanlık gittikçe arttı. Sanki göz kapaklarımızı kapattığımızdaki karanlık gibi. Yukarıdan, sarayın balo salonundan gelen neşeli müzik sesleri bu derinliğe kadar ince bir tınıyla ulaşıyordu. Bu gelen seslere göre insanlar gülüşüyor, bardakları tokuşturuyor ve sonsuza kadar süreceğini sandıkları bu zenginliğin tadını çıkarıyordu. Duvarların ardında yankılanan sayısız parmak ve ıslak pençe seslerinin eşliğinde Valerius, krallığın en büyük sırrına ilk adımlarını atıyor ve bu odayı mühürlüyordu. Bu sesler, görünürde belirli bir formu olmayan, buradaki taştan beslenerek varlığını sürdüren o kadim iblise aitti. Parmak…