10. BÖLÜM
Yazar: Ebrar

İnsanı en çok yiyip bitiren nedir? Acı mı? Sevgisizlik mi? Başarısızlık mı? Hiçbiri değildi. İnsanı tüketen şey, en derinden kendisiyle bütün olan düşünceleriydi. Peki bu düşüncelerin sonu neydi? Belirsizlik, kayboluşun, arafta kalmanın en kötü hâliydi. Kalabalığın içinde yalnızlık. Kendini yiyip bitirmekti. İşte bu yüzden insanlar kendilerini bir şeye adarlardı. Ailesine, dinine, arkadaşlarına, eşlerine, vatanlarına… Belki de hepsine, kim bilir. Ama ben ve benim gibiler için en başta gelecek olan belliydi. Vatanımız… Hepimizi bütün hâline getiren vatanımız; onun için ömür verip ömür tüketeceğimiz vatan. “Buyurun, komutanım.” Artık tüm odağım albaydaydı. “Üsteğmen, görev var. Yüzbaşıyı da al, buraya gel.” Kaşlarımın çatılmasını engelleyemedim. Aynı vakitte albayın nefes verdiğini işitiyordum. “Emredersiniz, komutanım.” Görmese de başımı sallayarak onaylamıştım. “Altıdan önce burada olun. Görev ile ilgili bilgilendirileceksiniz. Gece de yola çıkacaksınız, hazır olun.” “Emredersiniz, komutanım.” Telefonumu kapattığımda gözlerimi kapatarak derince nefes aldım. Bekletmeden salona girdiğimde herkesin sorgulayan bakışlarını üzerimde hissetmiştim. “Göreve çağırıyorlar.” Duraksayarak devam ettim. “İkimizi de.” Onun da kaşları çatılırken içinden büyük ihtimalle ne görevi olduğu ile ilgili sorular geçiyordu. “Yeni geldiniz, ne görevi kızım?” Sorduğu sorunun cevabını bilse de yine de sormuştu. “Yapacak bir şey yok, baba. Görev bizi bekler.” İsteksizce kabullendiler. Biliyorlardı ki ne benim ne de onların yapabileceği bir şey vardı. “Görevden dönünce haber verin o zaman, kızım. Hem seni hem de Asiye'lerle şu konuyu detaylı konuşuruz.” Oğuz'un da ayaklanıp yanıma gelmesiyle ikimiz de onaylarcasına mırıldandık. Akşam altıdan önce orada olmamız lazımdı ve saat iki olmuştu bile. Hemen bilet bulmamız lazımdı. Kafamı kaldırarak ona baktığımda bana hâlâ sorgu dolu bakışlar atıyordu. Aynı zamanda çatılmış kaşları nedeniyle yeşil gözleri kısılmıştı. “Anne, biz gitsek iyi olur. Biletlere bakmam lazım.” Diyerek ona artık vedalaşmamız gerektiğiyle ilgili son gönderimimi yaptım. O da fazla uzatmanın bir etkisi olmayacağını en iyi onlar biliyordu. “Tamam.” diyerek bizi yolcu etmeye başladılar. Aynı zamanda dualarını da eksik etmeden okuyordu. “İnşallah hayırla gidip gelirsiniz.” Yüzünde özlemini giderememenin hüznü vardı ama aynı zamanda gözünde görülen gururu da hiçbir şekilde değişilmezdi. Yaklaşık bir on dakika vedalaşma merasimi oldu. En sonunda da evden çıkabilmiştik. Şimdilik planımız, göreve gidip geldikten sonra annemlerin Ağrı'ya gelmesi yönündeydi. Ben aynı zamanda uçak biletlerine bakıyordum. En yakın zamanda uçak yarım saate kalkıyordu. Hemen iki bilet aldıktan sonra derin bir nefes verdim. Normalde görevlere tek tim gidilirdi. İki timi de çağırmalarının amacını bilmiyordum. Ani gelişen bu görevle ilgili içimde bir his vardı; ne iyi denebilecek ne de kötü. Birkaç dakikadır beklediğimiz taksinin gelmesiyle hızlıca binip havalimanına gideceğimizi söyledik. Yanımda oturan Oğuz'a baktığımda sabit bir yüz ifadesi vardı. Ne düşündüğünü anlayamayacağım bir ifade… “Sence bu görev niye ani gelişti?” Onun da cevabını bilmediğinden emindim ancak ortamdaki gerilimli sessizlik rahatsız etmişti. “Bilmiyorum ama pek iç açıcı bir görev gibi gelmiyor.” Kafamı sallayarak onayladım. Konuşmayı ilerletmeye çalışsam da ilerlemiyordu. Ben de pes ederek koltuğa yaslandım. Yirmi dakikalık yolu, şoförü biraz zorlayarak on beş dakikada gelmiştik. Hızlıca gerekli işlemler ve kontroller yapıldıktan sonra uçağa bindik. 🌷💫 “Sayın yolcularımız, kaptan pilotunuz konuşuyor. İniş için alçalmaya başladık. Lütfen kemerlerinizi bağlayınız. İyi yolculuklar.” Pilotun yaptığı bilgilendirmeyle beraber inişe geçmiştik. Birkaç dakika sonra uçak iniş yapmıştı. Sırayla inip havalimanına geçtik. Park ettiği milyonluk araba, buradan bile “Ben buradayım.” diyerek bağırdığı için direkt yönümüz o tarafa doğru yöneldi. “İlk önce eve gidelim, üniformaları giyinelim derim?” Sonuçta askeriye…