34. BÖLÜM — İLK TAHTA
Yazar: zeynep ay

34. BÖLÜM — İLK TAHTA Kapının üzerinde yazan cümle gözlerimin önünde birkaç saniye boyunca parladı. 36 HAMLE BİTTİ. ŞİMDİ SONSUZ OYUN BAŞLIYOR. Sonsuz oyun. Bu iki kelime, içimdeki bütün cesareti bir anda alıp götürmüştü. Çünkü artık oyunun bizi bir yere götürdüğünü düşünmüyordum. Oyun bizi bir yere geri getiriyordu. Başladığı yere. İlk tahtaya. Mert yanımda duruyordu. Elimde ise az önce o çocuğun verdiği beyaz piyon vardı. Taşı avucumun içinde sıktıkça soğukluğu parmaklarıma işliyordu. “Bunu neden verdi?” diye fısıldadım. Mert kapıya bakıyordu. “Çünkü son hamleyi yapmamızı istiyor.” “Kim?” “Bilmiyorum.” “Çocuk senin çocukluğundu.” “Hayır.” Mert başını iki yana salladı. “Benim çocukluğum değildi.” “Az önce öyle dedin.” “Çünkü yüzü benim yüzümdü.” “Peki neydi?” Mert bana döndü. “Bilmiyorum.” “Yine mi bilmiyorum?” “Lara, gerçekten bilmiyorum.” Bir süre birbirimize baktık. Sonra elimdeki beyaz piyona baktım. Üzerindeki yazı hâlâ oradaydı. KARDEŞİNİ SEÇ. “Hangimizi seçmem gerekiyor?” Mert: “Bilmiyorum.” “Lina mı?” “Belki.” “Sen mi?” “Belki.” “Ben mi?” Mert sustu. “Cevap ver.” “Belki de hiç kimse.” Tam o sırada kapı kendiliğinden açıldı. İçeriden buz gibi bir hava geldi. Koridorun ötesinde devasa bir salon görünüyordu. Duvarlarda yüzlerce satranç tahtası asılıydı. Bazıları eskiydi. Bazıları yeniydi. Bazılarının üzerinde hâlâ taşlar vardı. Bazılarında ise taşlar yere saçılmıştı. Ama hepsinin ortak bir özelliği vardı. Her tahtada yalnızca bir şah bulunuyordu. Ve her şahın karşısında... Boş bir sandalye. Mert yavaşça içeri girdi. Ben de peşinden gittim. Kapı arkamızdan kapandı. GÜM. Ses salonda yankılandı. Bir anda bütün tahtalardaki şahlar aynı anda bize döndü. Evet. Döndü. Taş olduklarını bildiğim hâlde bunu gördüğüme yemin edebilirdim. Mert: “Bunu sen de gördün mü?” “Evet.” “İyi.” “İyi mi?” “En azından delirmiyorum.” İstemeden gülümsedim. Ama gülümsemem uzun sürmedi. Salonun tam ortasında tek bir masa vardı. Masada iki sandalye. Ve üzerinde bir satranç tahtası. Tahtanın yanında ise küçük bir fotoğraf duruyordu. Fotoğrafı elime aldım. Mert omzumun üzerinden baktı. Fotoğrafta üç çocuk vardı. Ben. Lina. Mert. Ama fotoğrafın arka tarafında başka biri daha görünüyordu. Bir kadın. Yüzü çizilmişti. Kadının elinde bir satranç taşı vardı. Fotoğrafın arkasında bir tarih yazıyordu. 12 MAYIS 2009 Altında: İLK OYUN. Mert: “2009…” “Ne var?” “Ben o yıl doğdum.” “Ben de.” “Lina da.” Birbirimize baktık. Üçümüz aynı yıl doğmuştuk. Üçümüzün aynı oyunun içinde olması artık tesadüf gibi görünmüyordu. Ama fotoğraftaki kadın kimdi? “Bu kadın kim?” Mert fotoğrafı aldı. “Bilmiyorum.” “Yüzünü neden çizmişler?” “Belki saklamak için.” “Kimden?” Mert fotoğrafın arkasını çevirdi. Yeni bir cümle fark etti. “KURALI KOYANIN YÜZÜ GÖRÜNMEZ.” Birden salonun ışıkları söndü. Mert elimi tuttu. “Lara.” “Buradayım.” “Ses duyarsan…” “Ne?” “Cevap verme.” “Neden?” “Çünkü bu odadaki her ses bir tuzak olabilir.” “Bunu nereden biliyorsun?” “Hatırlamıyorum.” Tam o anda karanlığın içinden bir kadın sesi geldi. “Lara…” Mert'in eli sıkılaştı. Ses tekrarlandı. “Lara…” Bu kez annemin sesiydi. Başımı çevirdim. “Anne?” Mert: “Hayır!” Ama çok geçti. Karanlığın içinde annemin silueti belirdi. “Lara, yanıma gel.” Bir adım attım. Mert kolumdan tuttu. “Gitme.” “Bu annem.” “Hayır.” “Sesini tanıyorum.” “Ben de.” “Öyleyse?” Mert başını salladı. “Annenin sesi böyle değildi.” Bir an durdum. Haklıydı. Annem bana hiçbir zaman bu kadar sakin seslenmezdi. Siluet biraz daha yaklaştı. “Lara…” Sonra yüzü görünmeye başladı. Annemdi. Gerçekten annemdi. “Beni dinle.” “Mert…” “Hayır.” Kadın: “Beni buradan çıkar.” “Anne?” “Beni duyuyor musun?” “Evet.” “Baban sana yalan söyledi.” Mert: “Biliyoruz.” “Hayır.” Kadın başını iki yana salladı. “En büyük yalanı henüz bilmiyorsunuz.” Ben: “Neyi?” “Lina ölmedi.” Kalbim hızlandı. “Ne?” “Lina hâlâ burada.” “Nerede?” Kadın arkasını gösterdi. “Tahtanın içinde.” Mert: “Bu bir tuzak.” Kadın ona baktı. “Aras.” Mert dondu. Kimse ona bu isimle seslenmiyordu. Kadın: “Senin de…