30. BÖLÜM — ALTMIŞ SANİYE
Yazar: zeynep ay

30. BÖLÜM — ALTMIŞ SANİYE 60 Rakam tahtanın üzerinde belirdiği anda odadaki bütün saatler aynı anda çalışmaya başladı. Tik. Tak. Tik. Tak. Her ses beynimin içine çivi gibi saplanıyordu. Mert hâlâ elimi tutuyordu. “Bana bak.” Bakamadım. Tahtaya bakıyordum. 59 “Lara.” “Düşünüyorum.” “Düşünme.” “Ne?” “Kalbinle karar ver.” Acı bir şekilde güldüm. “Kalbim yok ki.” Mert'in yüzü düştü. “Var.” “Bana kalbimin taş olduğunu söylediler.” “Benim için fark etmez.” “Senin için etmez.” “Hayır.” Elimi daha sıkı tuttu. “Sen benim kardeşimsin. Kalbin taş olsa bile, içinde taş olsa bile, başka bir şey olsa bile... sen hâlâ sensin.” 58 Kerem arkamızdan konuştu. “Bunu söylemeye devam ederseniz oyun sizi ikinizi de öldürür.” Mert ona döndü. “Sus.” “Gerçeği söylüyorum.” “Sus dedim.” Kerem: “Lara, seni kandırıyor.” “Kim?” “Mert.” Mert'in yüzü sertleşti. “Ne saçmalıyorsun?” Kerem: “Rüyalarını ona anlatmadın.” Mert: “Çünkü ben de ne olduğunu bilmiyordum.” “Biliyordun.” “Hayır.” “Biliyordun.” “Kerem!” Kerem bana baktı. “Onun gördüğü rüyanın sonunu sana anlatmadı.” Mert: “Yeter.” Ben Mert'in elini bıraktım. “Sonunu ne gördün?” Mert sustu. 55 “Mert.” “Lara…” “Rüyanın sonunu söyle.” Mert gözlerini kapattı. “Sen öldün.” İçim buz kesti. “Ne?” “Rüyada…” “Ne gördün?” “Tahtanın başında oturuyorduk.” “Sonra?” “Ben sana bir taş uzatıyordum.” “Hangi taş?” “Beyaz şah.” “Sonra?” “Sen taşı alıyordun.” “Sonra?” Mert'in sesi titredi. “Sonra sen bana gülümsüyordun.” “Ve?” “Sonra…” Mert gözlerini açtı. “Sen kayboluyordun.” 52 “Kaybolmak ne demek?” “Bilmiyorum.” “Ölmedim mi?” “Hayır.” “Öyleyse?” “Yok oldun.” Kerem: “Çünkü oyun onu taş yaptı.” Mert: “Kes sesini!” Kerem: “Gerçek bu.” Derya araya girdi. “Hayır.” Herkes ona baktı. Derya tahtaya yaklaştı. “Kerem doğru söylüyor ama eksik.” “Ne demek?” “Lara yok olmadı.” “Öyleyse?” “Tahtanın içine girdi.” Sessizlik. 50 Mert: “Bu mümkün değil.” Derya: “Şimdiye kadar mümkün olmayan her şey oldu.” “Tahtanın içine girmek ne demek?” Derya beyaz şahı gösterdi. “Bütün bu oyunların bir merkezi var.” “Tahta.” “Evet.” “Ve Lara oraya girerse?” “Bütün oyunlar biter.” Mert: “Peki Lara çıkar mı?” Derya cevap vermedi. Ben: “Çıkabilir miyim?” Derya gözlerimin içine baktı. “Bilmiyorum.” 48 Mert: “Ben senin yerine geçerim.” “Hayır.” “Geçerim.” “Hayır!” “Lara, başka yol yok.” “Olacak.” “Ne zaman?” “Şimdi.” Tahtaya baktım. Beyaz şah. Siyah şah. Siyah piyon. Ve boş sandalye. Hepsi birbirinden bağımsız duruyordu. Bir anda bir şey fark ettim. “Bir dakika.” Mert: “Ne?” “Bu oyunda hep bir oyuncu eksik.” Derya: “Evet.” “İlk başta Kerem.” Sonra Mert'e baktım. “Sonra ben.” Kerem: “Hayır.” “Ne?” “Eksik olan oyuncu hiçbirimiz değiliz.” “Öyleyse kim?” Kerem boş sandalyeyi gösterdi. “O.” “Tahta.” “Evet.” 45 Beyaz şahın üzerindeki yazı değişti. “YANLIŞ.” Sonra yeni bir cümle: “OYUNCU ZATEN MASADA.” Mert: “Kim?” Hepimiz birbirimize baktık. Babam. Annem. Derya. Kerem. Mert. Ben. Altı kişi. Ama tahtanın etrafında yedi sandalye vardı. Yedinci sandalyeye baktım. Boştu. Ama... Sandalyenin üzerinde bir gölge vardı. Bir insan gölgesi. Başımı kaldırdım. Kimse yoktu. Gölge ise hâlâ oradaydı. “Bunu görüyor musunuz?” Kimse cevap vermedi. “Gölgeyi.” Mert: “Ne gölgesi?” “Sandalyede.” Mert baktı. “Bir şey yok.” Derya baktı. Sonra yüzü değişti. “Ben görüyorum.” Babam: “Ne görüyorsun?” Derya: “Bir kız.” Annemin yüzü bembeyaz oldu. “Hayır.” Kerem: “Anne?” Annem geri çekildi. “Onu buraya getirmemeliydik.” Mert: “Kim?” Annem: “Yedinci oyuncu.” 40 Gölge yavaşça ayağa kalktı. Önce başı göründü. Sonra omuzları. Sonra elleri. Ama yüzü yoktu. Sadece simsiyah bir boşluk. Ben geri çekildim. “Bu ne?” Annem: “Onu yıllar önce öldürdüğümüzü sanıyorduk.” “Kim?” Annem bana baktı. “Senin ikizin.” O anda bütün dünya sustu. Mert: “Ne?” “Lara'nın…” Annemin sesi titredi. “...ikizi vardı.” Babam: “Bunu söylemeyecektin.” Annem: “Artık saklayamam.” Kerem'in gözleri büyüdü. “Ben bunu bilmiyordum.” Derya: “Ben de.” Mert bana baktı. “Senin ikizin mi vardı?” “Bilmiyorum.” Annem: “Doğduğunuz gün iki bebek…