26. BÖLÜM — MERT'İN HAMLESİ
Yazar: zeynep ay

26. BÖLÜM — MERT'İN HAMLESİ Telefonun ekranında yalnızca tek bir isim vardı. MERT. Altında ise aynı cümle duruyordu. “36. HAMLEYİ BEN OYNAYACAĞIM.” Bir süre kimse konuşmadı. Mert telefonun ekranına bakıyordu. Sonra yavaşça başını kaldırdı. “Ben yazmadım.” “Biliyorum.” “Lara, yemin ederim ben yazmadım.” “Biliyorum dedim.” Derya telefonu Mert'in elinden aldı. Ekrana birkaç saniye baktı. Sonra telefonu ters çevirdi. “Bu mesaj telefonundan gönderilmemiş.” Mert: “Ne demek?” “Mesajın kaynağı yok.” “Nasıl yani?” “Telefonuna dışarıdan gönderilmemiş.” Derya telefonu tekrar açtı. “Bu mesaj telefonun içinde oluşturulmuş.” Mert: “Telefonumun içinde mi?” “Evet.” “Bunu kim yapabilir?” Derya cevap vermedi. Ben sordum: “Tahta mı?” Derya başını salladı. “Hayır.” “Öyleyse kim?” Derya'nın bakışları Mert'e döndü. “Sen.” Mert kaşlarını çattı. “Ben yapmadım.” “Biliyorum.” “Öyleyse neden bana bakıyorsun?” “Çünkü mesajı yazan sen değilsin.” “Kim?” Derya'nın sesi çok kısıktı. “Senin içindeki şey.” Mert'in yüzü değişti. Elini göğsüne götürdü. “Bende de mi var?” “Evet.” “Ne?” “İlk taşın bir parçası.” Mert bir adım geriye çekildi. “Benim içimde taş yok.” “Var.” “Lara'nın içinde olduğunu söyledin.” “Lara'nın içinde şah var.” “Bende ne var?” Derya: “Piyon.” Mert güldü. Ama bu gülüşte hiçbir neşe yoktu. “Bütün bunlar saçmalık.” Derya: “Keşke öyle olsaydı.” Mert: “Ben bir taş değilim.” “Biliyorum.” “Ben insanım.” “Evet.” “Öyleyse neden sürekli taşlardan bahsediyorsunuz?” Derya ona yaklaştı. “Çünkü oyun insanları taş olarak görmüyor.” “Ne olarak görüyor?” “Hamle olarak.” O anda tahtadaki bütün taşlar aynı anda hareket etti. Tık. Tık. Tık. Mert geri çekildi. “Bunu sen mi yaptın?” Derya: “Hayır.” Tahtanın üzerindeki siyah piyon kendi kendine ilerledi. Bir kare. Sonra bir kare daha. Sonra durdu. Altındaki küçük yazı ortaya çıktı. MERT. Mert'in nefesi kesildi. “Benim taşım.” Tahtaya yaklaştım. “Dokunma.” “Niye?” “Bilmiyorum.” Mert elini uzattı. Parmakları taşa değdiği anda bütün ışıklar söndü. Bir çığlık duyuldu. Benim çığlığım değildi. Derya'nın da değildi. Mert'in de değildi. Başka biriydi. Çok eski. Çok uzak. Ama aynı zamanda sanki odamızın içindeymiş gibi yakındı. “ TAŞINI OYNA. ” Mert elini çekti. Işıklar yeniden yandı. Tahtada artık piyon yoktu. Mert'in taşı vezirin önüne geçmişti. Derya'nın yüzü bembeyazdı. “Bu mümkün değil.” “Ne oldu?” “Piyon ilerledi.” “Evet.” “Piyonun kendi kendine ilerlememesi gerekir.” Mert: “Belki biri oynattı.” Derya başını salladı. “Hayır.” “Öyleyse?” “Piyon karar verdi.” Sessizlik. Mert: “Taşlar karar veremez.” Derya: “Normal taşlar veremez.” Mert bana baktı. “Ben normal değil miyim?” Derya: “Bilmiyorum.” Mert: “Sen her şeyi biliyormuş gibi konuşuyorsun.” “Çünkü çok uzun zamandır buradayım.” “Ne kadar?” Derya gözlerini yere indirdi. “Otuz altı yıl.” Mert: “Otuz altı?” “Evet.” “Sen...” “İlk oyun başladığında yedi yaşındaydım.” İçim ürperdi. “Yani sen...” “Bu oyunun ilk oyuncusuyum.” “Peki neden hâlâ genç görünüyorsun?” Derya cevap vermedi. Ben cevabı anladım. “Çünkü oyun seni yaşlandırmıyor.” Derya: “Evet.” “Bu yüzden.” “Evet.” Mert: “Peki sen nasıl ölmedin?” Derya: “Çünkü oyun bittiğinde ben de biteceğim.” “Ne zaman?” “36. hamlede.” Mert'in yüzü değişti. “Yani...” Derya: “Bu yüzden seni durdurmaya çalışıyorum.” “Beni mi?” “Hayır.” “Öyleyse kimi?” Derya bana baktı. “Seni değil.” “Lara'yı mı?” “Hayır.” “Öyleyse?” Derya'nın gözleri doldu. “İkinizi de.” Bir anda koridordan ayak sesleri geldi. Yavaş. Düzenli. Tak. Tak. Tak. Mert hemen kapıya yöneldi. “Kim geliyor?” Derya: “Bilmiyorum.” Kapı kolu hareket etti. Bir kez. Sonra durdu. Mert bana baktı. “Arkamda kal.” “Hayır.” “Lara.” “Bu kez ben seni koruyacağım.” Mert hafifçe gülümsedi. “Anlaştık.” Kapı açıldı. Kimse yoktu. Koridor boştu. Ama yerde bir zarf duruyordu. Üzerinde: LARA VE MERT'E yazıyordu. Zarfı ben aldım. “Ben açacağım.” Mert: “Birlikte.” Zarfı açtım. İçinden eski bir fotoğraf çıktı. Fotoğrafta annem ve babam vardı. Ama onların yanında iki çocuk daha bulunuyordu. Ben ve Mer…