2. BÖLÜM — İKİNCİ HAMLE
Yazar: zeynep ay

2. BÖLÜM — İKİNCİ HAMLE O gece ışıkların yeniden yanması birkaç saniye sürdü. Ama bana o birkaç saniye saatler gibi gelmişti. Karanlığın içinde elimde tuttuğum kâğıda bakıyordum. Üzerindeki cümle hâlâ gözlerimin önündeydi: “İkinci hamleni yap.” Altında ise daha küçük harflerle yazılmış o cümle vardı: “Bu kez bir taş seç.” Birkaç saniye boyunca nefes almayı bile unutmuş gibiydim. Sonra telefonumu elime aldım ve Mert'i tekrar aradım. Telefon çalmadı. Bir kez daha denedim. Yine ulaşamadım. “Mert, aç şu telefonu,” diye fısıldadım. Sesimin titrediğini fark edince kendime kızdım. Panik yapmamam gerekiyordu. Belki telefonunun şarjı bitmişti. Belki çekmiyordu. Belki de bana oynanan saçma bir oyunun parçasıydı bütün bunlar. Ama içimdeki bir ses, bunun bir şaka olmadığını söylüyordu. Masaya döndüm. Satranç tahtası hâlâ oradaydı. Fakat artık ilk gördüğüm hâlinden çok farklıydı. Taşlar birbirine karışmış, bazıları devrilmiş, bazıları ise olması gereken yerlerinden tamamen ayrılmıştı. Ortada yalnızca iki şah duruyordu. Beyaz şah ve siyah şah. Aralarında tek bir kare vardı. Tahtaya yaklaşırken ayaklarımın titrediğini hissettim. “İkinci hamle...” diye mırıldandım. “Ne demek istiyorsun?” Sanki karşımdaki tahtanın cevap verebileceğine inanıyormuşum gibi konuşuyordum. Tabii ki cevap gelmedi. Sadece saatimin tik takları duyuluyordu. Sonra fark ettim. Siyah şahın hemen yanında üç taş vardı. Bir at, bir fil ve bir vezir. Her birinin altında küçük harfler görünüyordu. Önce atın altına baktım. Mert. Filin altında başka bir isim vardı. Tanımıyordum. Vezirin altında ise yalnızca tek bir harf yazıyordu. K. Elimi geri çektim. “Hayır.” Bu oyunu oynamayacaktım. Ne olduğunu bilmiyordum ama bir insanın ölümünden sonra bunun bir oyun olduğunu kabul etmek bile bana korkunç geliyordu. Satranç tahtasını alıp çöpe atmayı düşündüm. Hatta birkaç saniye sonra gerçekten tahtayı kaldırdım. Ağırdı. Beklediğimden çok daha ağırdı. Masadan kaldırıp kapıya doğru yürüdüm. Tam çöp kutusunun yanına geldiğimde elimdeki tahta birden yere düştü. Taşların çoğu devrildi. Birkaç tanesi odanın farklı yerlerine yuvarlandı. Dizlerimin üzerine çöktüm ve taşlara baktım. “Bitti,” dedim. “Ne istiyorsanız istemiyorsunuz, bitti.” Sonra ayağa kalkıp çöpe yöneldim. Fakat arkamdan bir ses geldi. Tık. Yavaşça döndüm. Yerdeki taşlardan biri kendi kendine dikilmişti. Beyaz at. Bir saniye sonra telefonum çaldı. Bilinmeyen numara. Ekrana baktım. Arayanın kim olduğunu bilmiyordum. Açmak istemedim. Telefon sustu. Birkaç saniye sonra yeniden çaldı. Bu kez daha uzun süre çaldı. Sonunda dayanamadım ve açtım. “Alo?” Karşı taraftan birkaç saniye boyunca hiçbir ses gelmedi. Sadece hafif bir nefes alışverişi duyuluyordu. “Kimsiniz?” dedim. Cevap yoktu. “Benimle konuşmayacaksanız kapatıyorum.” Tam telefonu kapatacaktım ki karşı taraftan çok sakin bir kadın sesi geldi. “Tahtayı çöpe atma.” Kanımın çekildiğini hissettim. “Kimsiniz?” “Bunu bilmenin zamanı değil.” “Beni nereden tanıyorsunuz?” Kadın kısa bir süre sustu. “Seni tanımıyorum.” “O zaman neden beni arıyorsunuz?” “Çünkü seni tanıyan biri beni aradı.” “Kim?” Karşı taraftan derin bir nefes geldi. “Baban.” Kalbim bir anda duracak gibi oldu. “Babam öldü.” “Biliyorum.” “O zaman nasıl?” “Sana söyledim. Seni tanıyan biri beni aradı.” “Ne zaman?” “On beş yıl önce.” Telefonu kulağımdan uzaklaştırdım. “Bu mümkün değil.” “Mümkün olduğunu sen de biliyorsun.” “Hayır.” “Lara...” Kadının ses tonu değişti. “Eğer gerçekten ne olduğunu öğrenmek istiyorsan, sabah saat sekizde eski eve git.” “Hangi eski eve?” “Babanın.” “Orada ne var?” “İkinci hamlenin cevabı.” Sonra telefon kapandı. Bir süre ekrana boş boş baktım. Sonra numarayı geri aradım. Kullanılmıyordu. Tekrar denedim. Aynı şey. Sanki az önce hiç konuşmamıştım. O gece sabaha kadar gözümü kırpmadım. Satranç tahtası odanın köşesinde duruyordu. Birkaç kez kalkıp taşları kontrol ettim. Hiçbiri hareket etmedi. Ama sabah dört civarında gözlerim kapanmaya başladığında, son gördüğüm şey beyaz atın tahtanın ortasında durduğ…