♟️ 1. BÖLÜM — İLK HAMLE
Yazar: zeynep ay

♟️ 1. BÖLÜM — İLK HAMLE Gece saat ikiye yaklaşmıştı. Odamın içinde yalnızca bilgisayarımın ekranından yayılan soluk ışık vardı ve açık pencereden içeri giren yağmur kokusu, bütün gece masamın üzerinde duran soğumuş kahveyle birbirine karışıyordu. Piyanonun başında saatlerdir oturuyordum ama önümdeki nota kâğıdına hâlâ tek bir şey yazamamıştım. Ne zaman bir beste yapmaya çalışsam aynı yerde takılıp kalıyordum. Sanki kafamın içinde söylemek istediğim binlerce şey vardı da hiçbiri parmaklarımdan dışarı çıkmak istemiyordu. Parmaklarımı tuşların üzerinde gezdirip rastgele bir melodi çaldım. Birkaç saniye sonra sustum. “Olmuyor,” diye fısıldadım. Sandalyede geriye yaslanıp gözlerimi kapattım. O an tek istediğim uyumaktı. Tam bilgisayarı kapatmak için elimi uzatmıştım ki odanın sessizliğini bozan küçük bir ses duydum. Tık. Başımı kaldırdım. Birkaç saniye bekledim. Hiçbir şey olmadı. Sonra yine aynı ses geldi. Tık. Bu kez sesin nereden geldiğini anlamıştım. Masanın olduğu taraftan geliyordu. Yavaşça ayağa kalktım. “Herhalde bir şey düştü,” diye mırıldandım. Odamda yalnızdım. Bundan emindim. Annem alt kattaki odasında uyuyordu ve evin kapısı akşamdan beri kilitliydi. Masaya doğru yürürken ayaklarımın altında parke hafifçe gıcırdadı. Son birkaç adımda nedense içimde garip bir huzursuzluk oluştu. Masanın önüne geldiğimde ise olduğum yerde kaldım. Çünkü masamda daha önce orada olmayan bir şey vardı. Eski, koyu renkli ahşaptan yapılmış bir satranç tahtası . Birkaç saniye boyunca sadece ona baktım. Tahta tamamen kurulmuştu. Beyaz ve siyah taşların hepsi olması gereken yerindeydi. Atlar, filler, kaleler, vezirler, şahlar... Hepsi kusursuz bir düzende duruyordu. Ama ben hayatım boyunca böyle bir satranç takımı görmemiştim. Daha da önemlisi, bu takım bana ait değildi. İlk düşüncem annemin bunu aldığını söylemek oldu. Belki doğum günüm için bir şey almıştı ve ben görmeden odama bırakmıştı. Ama sonra bunun saçma olduğunu düşündüm. Annem satrançtan nefret ederdi. Benim de satrançla hiçbir ilgim yoktu. Hatta taşların nasıl hareket ettiğini bile doğru düzgün bilmiyordum. Bir süre daha tahtaya baktıktan sonra elim kendiliğinden uzandı. Parmaklarım tahtanın kenarına değdi. Ahşap buz gibiydi. Elimi hemen geri çektim. “Tamam,” dedim kendi kendime. “Biri şaka yapmış.” Bunu söylerken bile sesimin ne kadar ikna edici olmadığını fark ettim. Taşları tek tek incelemeye başladım. Beyaz piyonlar, siyah piyonlar, filler, atlar... Sonra siyah atlardan birinde durdum. Diğer taşlardan biraz daha eski görünüyordu. Boynunun hemen altında küçük bir çizik vardı. Daha yakından baktığımda çizik olmadığını fark ettim. Ahşaba kazınmış tek bir harf vardı. L. Kaşlarımı çattım. “L?” Parmak ucumla harfin üzerinden geçtim. O anda bilgisayarımdan gelen müzik birden durdu. Öylece kaldım. Ekrana baktım. Beste programım kapanmıştı. Sonra ekran tamamen karardı ve birkaç saniye sonra yeniden açıldı. Açılan siyah ekranda yalnızca tek bir cümle vardı. OYUN BAŞLADI. Nefesimi tuttum. “Ne?” Ekrana yaklaştım. Yazı bir saniye sonra kayboldu. Programım yeniden açıldı ve hiçbir şey olmamış gibi yarım bıraktığım besteyi göstermeye başladı. Ellerim titremeye başlamıştı. Bilgisayarı kapattım. Telefonumu elime aldım. Bir an Mert'i aramayı düşündüm. Mert, en yakın arkadaşımdı ve böyle bir şeyi anlatsam muhtemelen önce benimle dalga geçer, sonra da korktuğumu anlayınca yanıma gelirdi. Numarasına girdim. Tam arayacakken vazgeçtim. “Saçmalıyorsun,” dedim kendime. “Bir satranç takımı yüzünden arkadaşını gece üçte arayamazsın.” Telefonu masaya bıraktım ve tahtaya son kez baktım. Sonra yatağa geçtim. Üzerime battaniyeyi çektim. Gözlerimi kapattım. Yaklaşık on dakika sonra odanın içinden çok hafif bir ses geldi. Tık. Gözlerimi açtım. Nefesimi tutarak masaya baktım. Hiçbir şey göremiyordum. Yatakta doğruldum. “Kim var?” diye sordum. Cevap gelmedi. Birkaç saniye sonra kalkıp ışığı açtım. Masaya doğru yürüdüm. Satranç tahtasının başına geldiğimde kalbim göğsümden çıkacakmış gibi atmaya başladı. Çünkü siya…