8.BÖLÜM:CARİYELER KOĞUŞU: ESARET
Yazar: ruzgargulu

Yayınlanma Tarihi:06.08.2026 8. BÖLÜM : Cariyeler Koğuşu: Saray Duvarları Ardında Esaret -"Harem-i Humayûn :Uyanış"- " Matin'in kurduğu bu karmaşık labirentte, zamanın ipuçları yavaş yavaş birleşiyor; herkes bu devasa sarayın düzeni arasında kendi yerini bulmaya çalışırlarken, kalplerindeki en büyük acı ortada asılı duruyordu." ("Alçin'in Bakış Açısı") Kör edici mor ışık gözlerimi tamamen yaktıktan sonra kulaklarımızı sağır eden o şiddetli uğultu birdenbire kesildi. Zamanın ve mekânın âdeta kâğıt gibi büküldüğü o uçurum kenarında, zihnime silinmez bir damga gibi kazınan o son sahne bütün canlılığıyla gözlerimin önünde yanmaya devam ediyordu. Duru... Duru'nun vurulup o yüksek uçurumdan aşağıya doğru çaresizce düşüşü, kulaklarımı tırmalayan o son çığlığı beynimin içinde yankılanıyordu. O kurşun bedenine saplandığı an karanlık boşluğa savrulmuş ve o dipsiz derinliklerde kaybolup gitmişti. Ediz'in acımasız yüzü ve kutuyu almak için yaptığı o hamle, her şeyin sonunu hazırlamıştı. Şimdi ise buz gibi dağ rüzgârının yerini; ağır, basık ve boğucu bir baharat, misk ve tütün kokusu almıştı. Ciğerlerime dolan hava ne o kavurucu kehribar sokağın kuraklığına ne de modern binaların sterilliğine benziyordu; bu hava dev kazanlarda kaynayan etlerin, kuyruk yağının, isli ve nemli taşın, sarayın mermer salonlarından sızan yoğun tütsülerin birbirine karışmış ağır kokusuydu. Gözlerimi aralamaya çalıştım ama kirpiklerim birbirine tutkalla yapıştırılmış gibi ağırdı. Alnımda ve sırtımda hissettiğim sert, soğuk zemin mermerden ya da cilalı modern bir tahtadan çok uzaktı; kaba tahta kalasların üzerine serilmiş, bitirim ve güve kokan ince, yıpranmış bir çul parçasının üzerindeydim. "Alçin..." diye fısıldayan titrek ve kısık bir ses duyuldu karanlıktan. Bu Aylin'in sesiydi, sesi korkudan adeta bir yaprak gibi titriyordu. İmge de hemen yanımızda, dizlerini karnına çekmiş, şaşkınlıkla etrafı izliyor, nefes alışverişleri panik atak geçiriyormuşçasına hızlanıyordu. Hızla gözlerimi açıp doğruldum. Başımın içindeki o şiddetli, zonklayan ağrıyla etrafıma bakındığımda gördüğüm manzarayla kanımın damarlarımda tamamen çekildiğini hissettim. Taş duvarları kalın örümcek ağlarıyla kaplı, meşalelerin sarı ve titrek ışığıyla aydınlanan loş, basık ve havasız devasa bir kilerdeydik. Dışarıdan, sarayın üst katlarından ve geniş dış avlulardan gelen devasa mehter sesleri, top atışlarının boğuk yankıları ve kulak tırmalayan on binlerce kişilik bir kalabalığın coşkulu gürültüsü içeriye doluyordu. "Alçin, neresi bura Allah aşkına?" diye fısıldadı Aylin, gözlerindeki yaşları artık tutamayarak. Üzerindeki kaba dokuma, soluk renkli keten entariyi iğrenerek çekiştirdi. "Biz demin o uçurumda değil miydik? Duru... Duru vurulup uçurumdan aşağı düşmüştü! Gözümüzün önünde öldü... Ediz ve adamları... O mor ışık, o boşluk... Nasıl oldu da buraya geldik? Üzerimizdeki bu çuvaldan giysiler ne?" İmge, elleriyle başını tutarak acı bir hıçkırığa boğuldu: "Duru'yu kaybettik Alçin... O kurşun isabet ettiğinde kurtulma şansı yoktu, metrelerce aşağıya düştü ve öldü! Gözlerimizin önünde cinayet işlediler! Şimdi buradayız ama o yok..." Duru'nun ölümünün o buz gibi, acımasız gerçekliği kalbime kızgın bir demir gibi saplandı. Göğsüm daraldı; nefes almakta zorlanıyordum. Kilerde sadece ikimiz ve İmge vardık. O dipsiz uçurumdan sağ çıkması imkansızdı; hepimiz onun oracıkta öldüğünü çok iyi biliyorduk. Tam o sırada odanın demirli, paslı ve ağır kapısı kulak tırmalayan bir gıcırtıyla açıldı. İçeriye giren serin koridor havasıyla birlikte, elinde kalın bir sopayla orta yaşlı, sert yüzlü, otoriter ve kıdemli bir kalfa kadın belirdi. Kadın bizi baştan aşağı küçümseyen gözlerle süzüp gür ve buyurgan bir sesle kükredi: " Heyhat uyanın bre gâvurlar, uykunuzluk bitti! Gün doğalı çok oldu, sarayın matbahı mahşer yeri gibi kaynıyor! Binlerce kulun lokması dökülecek, zafer şenliği var bugün! Siz burada sersefil yatalım, nefes tüketsin diye mi aldık esir pazarından? Kalkın çabuk, çamaşırhaneye ve kazanların başına!…