4. BÖLÜM: KAÇIŞIN SONU
Yazar: ruzgargulu

-Yayınlanma Tarihi: 30.05.2026- 4. Bölüm: KAÇIŞIN SONU "Aslında her şey çok basitti; tek isteğimiz, o mat siyah kutunun getirdiği belirsizliği elimizden çıkarmak ve güvenli hayatımıza geri dönmekti. Ancak İstanbul'un kuytu limanlarından birinin o paslı kapısından içeri adım attığımız an, sadece gökyüzünü değil, eski hayatımızı da arkamızda bıraktığımızı; attığımız her adımın bizi henüz adını bile koyamadığımız o derin karanlığa biraz daha yaklaştırdığını bilmiyorduk." 22 Mayıs 2025 Saat 21.21 Suları.... Karşımdaki adam, "Bana ait olanı ver," dedi. Sesi, limana çöken devasa sessizliği tek bir hamlede bölecek kadar ağır ve baskındı. "O kutu, asıl ait olduğu yere döneceği zamanı çoktan aştı, Alçin." İsmimi onun dudaklarından duyduğumda, bedenimden aşağı kaynar sular döküldü. Bakışlarımı bir an bile kaçırmadım. Bu adam kimdi? İsmimi nereden biliyordu? Karşımda duran bu figürün her hareketi, hafızamın en karanlık köşelerinden gelen bir tehlikeyi haber veriyordu. Kelimeleri üzerime bir kaya gibi çöktü; boğazım düğümlendi. Sanki etraftaki oksijen bir anda çekilmişti; nefes almak imkansız bir çaba haline gelmişti. Limanın yosunlu, paslı ve tuzlu kokusu genzimi yakarken, havadaki nemli ağırlık her şeyi daha da katlanılmaz kılıyordu. İstanbul'un o ışıl ışıl hayatından tamamen yalıtılmış, koca bir yeraltı labirentini andıran bu devasa yük alanında her şey durmuştu; sadece uzaktaki bir vincin gıcırtısı ve denizin betona vuran hırçın sesi duyuluyordu. Etrafımızdaki konteyner blokları üzerimize doğru eğiliyor, devasa metal gövdeleriyle gökyüzünü bizden çalıyorlardı. Bu ıssızlıkta, sadece Ediz'in ağır adımlarının beton üzerindeki yankısı, evrenin geri kalanının durduğunu kanıtlar gibiydi. Rüzgar, konteynerlerin arasındaki dar boşluklardan geçerken sanki birinin ağladığını andıran, tiz ve rahatsız edici bir ıslık sesi çıkarıyordu. "Hayır," dedim. Sesim cılız ve titrek bir fısıltıdan öteye gidemedi. Kutuyu, emanet aldığım çok değerli bir şeyi sahibine ulaştırana kadar korumam gereken tek sorumluluğummuş gibi göğsüme daha da bastırdım. Parmak eklemlerim, kutunun mat siyah ve soğuk yüzeyini sıkmaktan bembeyaz kesilmişti. "Hayır, vermeyeceğim. Ne olduğunu bilmediğim, yanlışlıkla elimize geçen bu şeyi, senin gibi ne olduğu belirsiz birine asla teslim etmem." Adam, sözlerimi ciddiye almamış gibi baktı. Gözlerinde saklanan o soğuk kibir, attığımız her adımın aslında çok daha büyük bir planın parçası olduğunu fısıldıyordu. Onun dünyasında bizim hayatlarımızın, korkularımızın veya burada bulunma amacımızın hiçbir hükmü yoktu. Biz, onun gözünde sadece ezilip geçilecek piyonlardık. "Sana neden güvenelim?" diye sordu Demir. Önüme geçerek sarsılmaz, korumacı duruşuyla aramızda aşılmaz bir duvar ördü. Sesi çelik gibi netti. "Eğer bu kutunun gerçek sahibiysen, buraya arkanda bir orduyla pusu kurarak değil, normal bir şekilde gelirdin." Demir'in omzunun üzerinden adama doğru baktım. İçimdeki korkuyu bastırmak istercesine omuzlarımı dikleştirdim. "Biz sadece bize ait olmayan, yanlışlıkla elimize geçen bu kutunun sahibini bulup teslim etmek istiyorduk," diye ekledim. "Kendi sıradan hayatımıza dönmekten başka bir niyetimiz yoktu. Ama sen bizi burada kapana kıstırdın. Bu kutunun emanetçisi olmanın getirdiği o vicdan azabıyla buraya geldik ve şimdi çıkış yolunu arıyoruz." Aras, gözlerini etraftaki adamlardan ayırmadan, o her zamanki soğukkanlılığıyla duruşunu dikleştirdi. Grubun en rasyonel beyni olarak tehlikeyi tartıyor, boşlukları hesaplıyordu. "Demir, herifi lafa tut," diye mırıldandı, sesi sadece bizim duyabileceğimiz kadar kısıktı. "Her yeri sarmışlar ama elbet bir açık verecekler. Konteynerlerin arkası kör nokta; deniz tarafına doğru bir boşluk bulabiliriz. Limanın bu kesimi lojistik yolların en karmaşık olduğu yer; bir çıkış yolu mutlaka vardır. Sadece zamanlamayı doğru yapmalıyız." Batu ise içindeki o tehlike alarmına rağmen geri adım atmadı, çenesini dikleştirip öne doğru bir adım attı. Üzerindeki gerginlik her halinden belliydi ama o bunu öfkeli ve di…