Bölüm 7: Altın Kafes
Yazar: İpek🩷

İnsan, boynuna geçirilen zincirin altından mı, yoksa demirden mi yapıldığını önemser mi? Özgürlüğü elinden alındıktan sonra, tasmayı tutan elin ne kadar bakımlı olduğu, zincirin ne kadar parladığı fark eder mi? Velas Akademisi’nin o devasa, labirenti andıran koridorlarında, elimde Barlas Korhan’ın "şekersiz, sütsüz, zifiri karanlık" kahvesiyle yürürken kendime sorduğum soru buydu. Üzerimde onun kazağı vardı. O ince, siyah triko kazak, tenime her değdiğinde sanki Barlas’ın soğuk parmakları bedenimde geziniyormuş gibi hissettiriyor, beni sürekli diken üstünde tutuyordu. Kazağın üzerindeki o hafif, baharatlı koku, parfümünün ve teninin karışımı olan o imza koku, burnumun direğini sızlatıyor, bana kime ait olduğumu, kimin nefesini giydiğimi hatırlatıyordu. Ben artık Gece Sancak değildim; ben, Barlas Korhan’ın yürüyen bir uzantısıydım. İdari binadan çıkıp ana kampüse yöneldiğimde, havanın değiştiğini hissettim. Fiziksel bir hava değişimi değildi bu; atmosferik bir basınç değişikliğiydi. Dün bana tiksintiyle bakan, omzuma çarpıp geçen, arkamdan fısıldaşan o öğrenciler... Şimdi sanki ben bir hayaletmişim, ya da dokunulursa patlayacak bir bombaymışım gibi benden uzaklaşıyorlardı. Kalabalık bir koridorda yürüyordum ama etrafımda görünmez, geniş bir çember vardı. Musa’nın Kızıldeniz’i yarması gibi, Barlas’ın ismi benim önümdeki kalabalığı yarıyordu. Göz göze geldiğim herkes bakışlarını kaçırıyor, fısıltılar ben geçerken bıçak gibi kesiliyor, ben geçtikten sonra bir uğultu halinde tekrar başlıyordu. Bu saygı değildi. Bu korkuydu. Ve bu korkunun kaynağı ben değildi; benim sahibimdi. Okulun kafeteryasına, o lüks "Starbucks" benzeri kahve dükkanına girdiğimde, sıra bekleyenler kenara çekildi. Kasiyer çocuk, beni gördüğünde toparlandı. Daha ağzımı açmadan, "Barlas Bey'in siparişi mi?" diye sordu. Sesi titriyordu. Barlas'ın ne içtiğini, ne zaman içtiğini ve kahvesinin ısısının kaç derece olması gerektiğini bu okuldaki herkes ezbere biliyordu anlaşılan. "Evet," dedim, sesimdeki metalik tınıdan nefret ederek. "Americano. Sert olsun." Çocuk, sanki atomu parçalıyormuş gibi bir dikkatle kahveyi hazırlarken, ben tezgahın kenarına yaslanıp etrafı izledim. Alara yoktu. Doruk yoktu. Ama onların yokluğu, varlıklarından daha tehlikeliydi. Barlas'ın o "koruma" kalkanı, beni fiziksel saldırılardan koruyordu belki ama ruhsal bir izolasyonun içine hapsediyordu. Artık "burslu ezik kız" değildim; artık "onun kızı"ydım. Ve bu etiket, diğerinden çok daha ağırdı. Sıcak karton bardağı elime aldığımda, avuç içim yandı. Bu acı hoşuma gitti. Yaşadığımı hissettiren tek şeydi. Barlas, kahvesini nerede içmek istediğini söylememişti ama "özel çalışma odaları"ndan bahsetmişti. Kartı... Cebimdeki o siyah metal kartı çıkardım. Üzerinde sadece gümüş bir "K" harfi vardı. Korhan. Kampüs haritasını zihnimde canlandırdım. Özel odalar, Kuzey Kulesi'ndeydi. Okulun en eski, en yüksek ve en izole binası. Kuzey Kulesi’ne giden yol, ana kampüsten ayrı, sık ağaçların olduğu, sisli ve sessiz bir patikaydı. Yürürken, ağaçların dalları gökyüzünü kapatıyor, sanki başka bir boyuta geçiyormuşum hissi veriyordu. Binanın kapısına geldiğimde, kartı okuyucuya yaklaştırdım. Yeşil ışık yandı ve ağır kapı sessizce açıldı. İçerisi... İçerisi bir okul binasından çok, bir sanat galerisini veya lüks bir malikanenin kütüphanesini andırıyordu. Yüksek tavanlar, duvarlarda devasa soyut tablolar, yerlerde el dokuması halılar ve havada asılı duran o yoğun sessizlik. Burası "elitlerin" bile "elitinin" girebildiği yerdi. Asansörle en üst kata çıktım. Kapı açıldığında, karşılaştığım manzara nefesimi kesti. Burası camla çevrili devasa bir kış bahçesi gibiydi. Tavan camdı, duvarlar camdı. Gri gökyüzü, yağmur damlaları ve şehrin puslu manzarası ayaklarımın altındaydı. Odanın ortasında siyah deri koltuklar, devasa bir çalışma masası ve köşede bir şömine vardı. Ve o masanın arkasında, tüm o gri manzaranın hakimi gibi oturan Barlas vardı. Yalnız değildi. Yanında o sinsi sarışın çocuk, Doruk vardı. Ve bir de tanımad…