Bölüm 5: Akrebin Gölgesinde
Yazar: İpek🩷

Zaman, merhametsiz bir cellattır. Bazı anlarda bir nehir gibi çağlayarak akar, sizi sürükler ve ne olduğunu anlamadan kıyıya vurursunuz; bazen de ağdalı, yapışkan bir katran gibi üzerine çöker, saniyeleri asırlara dönüştürür, hareket etmeni imkansız hale getirir. Barlas, kütüphanenin o tozlu rafları arasında, kitap kokularının sindiği o loş koridorda bana ruhumu satmamı teklif edip arkasında sadece pahalı parfümünün kokusunu ve yaklaşan kıyametin sessizliğini bırakarak gittiğinde, zaman benim için durmuştu. Olduğum yerde, o verniği aşınmış eski ahşap sandalyede ne kadar oturdum bilmiyorum. Dakikalar mı geçti, saatler mi? Yoksa bir ömür mü tükettim o masanın başında? Kütüphanenin devasa, gotik pencerelerinden içeri süzülen solgun ay ışığı, havada asılı kalan toz zerreciklerini aydınlatırken, ben üzerimdeki kurumuş kahve lekelerinin verdiği o iğrenç yapışkanlık hissiyle, bir heykel gibi donup kalmıştım. Alara'nın o tiz, kulak tırmalayan yapmacık kahkahası, Doruk'un mide bulandıran imaları ve en çok da Barlas'ın o buz gibi, ticari bir anlaşma sunar gibi yaptığı teklif zihnimde dönüp duran bozuk bir plak gibiydi. "Benim burslum olacaksın." Bu cümle, masum bir yardım teklifi değildi; bu, sahibinin kim olduğunu asla unutmaman şartıyla boynuna geçirilen altın kaplama bir tasmaydı. Ve o tasma, nefes aldığın sürece sıkılmaya mahkumdu. Ayağa kalktığımda bacaklarımın uyuştuğunu, kan dolaşımımın yavaşladığını hissettim. Kütüphane kapanmak üzereydi; yaşlı görevlinin anahtarları şıngırdatması, kapanan ışıkların "çat" sesi ve kilitlenen kapıların gürültüsü, benim için bir "buradan çık ve kaderinle yüzleş" uyarısıydı. Çantamı omzuma astım. İçindeki ders kitaplarının ağırlığı, sanki geleceğimin, annemin umutlarının ve benim kırılan gururumun toplam ağırlığıydı. Yürümeye başladım. Her adımda, üzerimdeki o lekeli kazağın sertleşmiş kumaşı tenime sürtünüyor, bana bugün yaşadığım aşağılanmayı fiziksel bir acıyla hatırlatıyordu. Kampüs, gece vakti gündüzden çok daha farklı, çok daha tehditkardı. Gündüzleri o zenginlik ve ihtişam gösterisinin sahnesi olan, sarmaşıklarla kaplı gotik binalar, gece karanlığında devasa, uykusuz canavarların silüetlerine dönüşüyordu. Yurt binasına giden o uzun, mermer döşeli yolda, "Aşıklar Yolu" denilen o ağaçlıklı alanda yürürken, rüzgarın kuru dallar arasında çıkardığı uğultu, sanki bu okulun duvarlarına sinmiş binlerce sırrın, binlerce günahın fısıltısı gibiydi. Uzaktan, diğer yurt bloklarından gelen müzik sesleri ve kahkahalar, benim dışlandığım o "normal" hayata aitti. Onlar yarın ne giyeceklerini, hafta sonu hangi partiye gideceklerini düşünüyorlardı; bense yarın hayatımın bitip bitmeyeceğini. Sokak lambalarının sarı, hastalıklı ışığı altında gölgem uzayıp kısalıyor, sanki benden önce odaya, o kaçınılmaz sona varmak için acele ediyordu. Yalnızdım. Etrafımda yüzlerce öğrenci, milyonlarca liralık servetler vardı belki ama bu devasa arenada, Barlas Korhan'ın işaret parmağıyla gösterdiği o "av" bendim ve bu gerçek, beni görünmez, havasız bir fanusun içine hapsediyordu. Yurt binasının C bloğuna vardığımda, midemdeki o huzursuz yumru büyüyerek boğazıma tırmandı. Modern asansörün o metalik kutusuna binmek, o dar alanda kendi yansımamla yüzleşmek istemedim. Merdivenleri tercih ettim. Her basamak, beni kaçmak istediğim o gerçeğe, 204 numaralı odaya, o inine biraz daha yaklaştırıyordu. Birinci kat... İkinci kat... Ve nihayet üçüncü kat. Koridorun o tanıdık, tekinsiz sessizliği beni bir mezarlık soğukluğuyla karşıladı. Diğer odaların altından sızan ışıklar burada yoktu. Burası, yaşamın değil, bir bekleyişin alanıydı. 204 numaralı kapının önünde durdum. Ahşap yüzeyindeki her bir çiziği, her bir darbe izini ezberlemiş gibiydim. Elim cebimdeki anahtara gittiğinde parmaklarım titriyordu. Metalin soğukluğu tenimi yaktı. İçerideydi. Biliyordum. Varlığını, kapının altından sızan o yoğun, ağır enerjiden, havadaki statik elektrikten bile hissedebiliyordum. Derin bir nefes aldım, ciğerlerime dolan hava sanki birazdan gireceğim o odad…