Bölüm 4: Av Mevsimi
Yazar: İpek🩷

Adrenalin... İnsanı önce süper kahraman gibi hissettiren, damarlarında lav gibi akan o kimyasal zehir çekildiğinde, geriye sadece titreyen dizler ve mide bulantısı kalıyor. Barlas’a, o "dokunulmaz" prense herkesin ortasında posta koyup arkamı döndüğümde kendimi yenilmez sanmıştım. Ama koridorun köşesini dönüp, kimsenin beni göremeyeceği o yangın merdivenlerinin boşluğuna kendimi attığımda, gerçeklik suratıma bir tokat gibi çarptı. Sırtımı soğuk duvara yaslayıp yere çöktüm. Ellerim... Ellerim o kadar çok titriyordu ki, dizlerimin üzerinde duran çantayı sıkarken parmak boğumlarımın patlayacağını sandım. Nefes alamıyordum. Ciğerlerimdeki hava tükenmiş gibiydi. Ne yapmıştım ben? Otoparkta bir adamı tekmeleyerek komaya sokan, okulun sahibinin oğlu olan ve bakışlarıyla insanı hadım edebilen o adama savaş açmıştım. Hem de açık açık. "Aptal," diye fısıldadım, sesim boş merdiven boşluğunda yankılandı. "Aptal, aptal, aptal..." Cesaret, karın doyurmuyordu. Cesaret, bursumu korumuyordu. Ve cesaret, Barlas Korhan’ın gazabından beni saklayacak bir kalkan değildi. Ama pişman mıydım? Gözlerimi kapatıp o anı, o "sen benim çöpümsün" imasını yaptığı anı hatırladım. Hayır. Pişman değildim. Eğer orada sussaydım, eğer başımı eğip o hakareti yutsaydım, ben Gece Sancak olmaktan çıkardım. Annemin kızı olmaktan çıkardım. Ölürdüm ama ezilmezdim. En azından ruhumu o parlak zeminli koridorda bırakmamıştım. Telefonumun titremesiyle irkildim. Annem. Mesajı ekranda belirdi: "Okul nasıl gidiyor canım? Yurduna yerleştin mi? Seni merak ediyorum." Boğazımdaki düğüm, yutkunmamı imkansız hale getirdi. Ne yazacaktım? "Harika anne, oda arkadaşım potansiyel bir katil, okulun kralına savaş açtım ve muhtemelen yarına kalmaz atılırım" mı? Parmaklarım klavyede gezindi. "Her şey yolunda sultanım. Dersler çok yoğun, yurt harika. Merak etme." Yalanlar... Hayatta kalmak için söylediğimiz o küçük, beyaz, zehirli yalanlar. Telefonu cebime atıp ayağa kalktım. Saklanamazdım. Saklanmak, korktuğumu kabul etmekti. Ve ben korkuyordum, evet, iliklerime kadar korkuyordum ama bunu onlara, o züppelere izletmeyecektim. Öğle arası, Velas Akademisi’nde bir sosyal statü gösterisiydi. Kafeterya denilen yer, bizim mahalledeki düğün salonlarından daha lükstü. Yüksek tavanlar, cam kenarı masalar, özel şeflerin hazırladığı menüler... Yemek kokuları baş döndürücüydü ama benim midem, içine taş oturmuş gibi kaskatıydı. Kafeteryaya girdiğim an, o tanıdık sessizlik dalgası yayıldı. Beni görenler birbirini dürtüyor, fısıltılar bir arı kovanı uğultusu gibi yükseliyordu. "İşte o kız," diyorlardı. "Barlas'a bağıran burslu." Bakışlar üzerimdeydi; kimisi alaycı, kimisi meraklı, kimisi ise sadece benim ne zaman parçalanacağımı bekleyen akbabalar gibi istekli. Tepsimi aldım. En ucuz menüyü, makarnayı ve suyu seçtim. Kasadaki kız bile bana parayı uzatırken parmaklarımın ucuna dokunmamaya özen gösterdi. Sanki lanetliydim. Barlas Korhan’ın hedef tahtasıydım ve bana bulaşan herkes, o okun ucundan nasibini alacaktı. Boş bir masa bulmak imkansız değildi, çünkü kimse yanıma oturmaya cesaret edemezdi. En köşede, pencere kenarında, camdan dışarıyı gören küçük bir masaya geçtim. Dışarıda yağmur başlamıştı. Gri gökyüzü, ruh halimle uyum içindeydi. Çatalımı makarnaya batırdım ama iştahım yoktu. Sadece "normal" görünmeye çalışıyordum. "Afiyet olsun, burslu." Ses, tepemden, çok yakından geldi. Başımı kaldırdığımda, sabah Barlas'ın yanında gördüğüm o sarı saçlı çocuk, Doruk değil, başkasıydı. Kızdı bu sefer. Uzun, platin sarısı saçları, üzerinde bir servet değerindeki takıları ve yüzünde o tiksinç, üstten bakan gülümsemesiyle bir kız. Arkasında iki kız daha vardı; kopyalanmış gibi birbirine benzeyen, aynı estetikli burunlara ve aynı boş bakışlara sahip yancıları. "İsmim Gece," dedim, çatalı bırakıp. "İsmin umurumda değil," dedi kız, masama eğilerek. Adı Alara olmalıydı, koridorda duymuştum. Okulun kraliçe arısı olmaya çalışan tiplerdendi. "Barlas'ın odasında ne işin var? Odayı nasıl aldın? Kime ne verdin?" Sorusu o kadar…