Bölüm 3: Günahkar Sabah
Yazar: İpek🩷

Gece, her zaman olduğu gibi gelmez; bazen bir yorgan gibi üzerinize çöker ve sizi boğar, bazen de sırlarınızı saklayan sadık bir dost olur. Ama sabahlar... Sabahlar acımasızdır. Işık, saklamak istediğiniz her şeyi, tüm çıplaklığıyla, tüm çirkinliğiyle ortaya döker. Velas Akademisi’nin o lanetli 204 numaralı odasında gözlerimi açtığımda hissettiğim ilk şey, kemiklerime kadar işleyen bir sızı ve nerede olduğumu hatırlamanın verdiği o mide bulandırıcı gerçeklik hissiydi. Yatağın, bana ait olmayan o sert ve soğuk yatağın içinde küçülmüştüm. Başımın üzerindeki tavan, çatlaklarla doluydu; tıpkı hayatım gibi. Dışarıdaki gökyüzü, kurşuni rengini koruyordu. Sanki bu okulun üzerinde güneşin doğması yasaklanmıştı; burada sadece gri bulutlar ve kasvetli bir aydınlık hüküm sürüyordu. Nefesimi tutarak, odadaki diğer varlığı kontrol etmek için yavaşça başımı çevirdim. Odanın diğer ucundaki yatakta, gecenin karanlığı ve kaosun mimarı yatıyordu. Barlas Korhan. Uyuyordu. Ya da en azından öyle görünüyordu. Bir kolunu başının altına atmış, diğer eliyle yorganı göğsüne kadar çekmişti. O dağınık siyah saçları yastığa dağılmış, yüzündeki o sert, tehditkar ifade uykunun masumiyetiyle –eğer onda masumiyet diye bir şey varsa– yumuşamıştı. Göğsü düzenli aralıklarla inip kalkıyordu. Sağ kaşının üzerindeki o beyaz yara izi, sabahın soluk ışığında daha belirgin, daha savunmasız duruyordu. Onu böyle izlemek tuhaftı; sanki kafesindeki bir aslanı uyurken izliyordum. Pençeleri içeri çekilmişti, kükremesi susmuştu ama uyandığı an parçalayacağını biliyordum. Otoparkta bir adamı kan revan içinde bırakan eller, şimdi yorganın üzerinde hareketsiz duruyordu. Bir insan nasıl hem bu kadar güzel hem de bu kadar korkunç olabilirdi? Bu sorunun cevabı, Velas’ın taş duvarları arasında yankılanan en büyük sırdı belki de. Yataktan sessizce kalkmaya çalıştım. Eski ranzanın yayları, her hareketimde inleyerek beni ele vermek istiyordu. Ayaklarımı soğuk zemine bastığımda ürperdim. Bavulumu açıp içinden temiz kıyafetlerimi ve havlumu aldım. Hareketlerim hırsızlar kadar sessiz, gölgeler kadar ürkektim. Amacım o uyanmadan, o zehirli gözlerini üzerime dikmeden bu odadan çıkabilmekti. Ortak kullanılan banyoya doğru ilerledim. Kapıyı arkamdan kapatıp kilitlediğimde, derin bir nefes vererek aynadaki aksime baktım. Gözlerimin altı mosmordu. Tenim solgundu. Dün geceki o meydan okuyan, "kır ellerimi" diyen kızdan eser yoktu. Aynadaki yansımam, korkmuş, köşeye sıkışmış ve sadece hayatta kalmaya çalışan bir kurbandı. Musluğu açıp yüzüme buz gibi suyu çarptım. "Toparlan Gece," diye fısıldadım kendi kendime. "Eğer korktuğunu görürlerse, seni yerler. Bu bir okul değil, bu bir arena." Duş almak, o sigara kokusundan ve odanın üzerime sinmiş ağır havasından arınmak istiyordum ama suyun sesi onu uyandırabilir korkusuyla vazgeçtim. Sadece elimi yüzümü yıkayıp, üzerime okulun o katı ve boğucu üniforması yerine kendi getirdiğim siyah boğazlı kazağımı ve kot pantolonumu giydim. Dişlerimi fırçalarken, lavabonun kenarında duran Barlas’a ait eşyalar gözüme çarptı. Siyah, pahalı bir tıraş makinesi, üzerinde yabancı bir dilde yazılar olan bir parfüm şişesi, kapağı açık kalmış bir diş macunu... Bu küçük, sıradan detaylar bile onun varlığını, onun alanını ihlal ettiğimi yüzüme vuruyordu. Onun diş fırçasıyla benimkinin yan yana durması bile absürttü; ateşle barutun, elmasla kömürün yan yana gelmesi gibi. Banyodan çıktığımda, odanın içindeki hava değişmişti. O yoğun, elektrikli gerilim geri dönmüştü. Başımı kaldırdığımda, Barlas’ın uyanmış olduğunu gördüm. Yatağında oturuyordu. Sırtını duvara yaslamış, tek dizini kendine çekmiş, kolunu dizine dayamıştı. Ve o kapkara gözleri... O gözler, bir lazer gibi doğrudan üzerime kilitlenmişti. Beni ne zaman fark etmişti? Ne kadar süredir orada öylece oturup banyodan çıkmamı beklemişti? Bakışlarında uykunun mahmurluğu yoktu; keskin, berrak ve tehlikeli bir dikkat vardı. "Günaydın," demedim. O da demedi. Aramızda kelimelere dökülmeyen, sessiz bir savaş dili vardı. Yatakta…