Bölüm 2: Ateşkes
Yazar: İpek🩷

Barlas Korhan’ın dudaklarından dökülen o son cümle, "Ölüm ilanını alırsın," boş bir tehdit değildi; bu, buz gibi bir gerçekliğin suratıma çarpılmasıydı. Sesindeki o duygusuz tını, gözlerindeki o zifiri karanlık ve bedeninden yayılan o saf, yıkıcı enerji, karşımda duran kişinin bir okul zorbasından çok daha fazlası olduğunu haykırıyordu. O, kuralların işlemediği, vicdanın barınmadığı ve merhametin zayıflık sayıldığı bir dünyanın prensiydi. Dizlerimdeki bağların çözüldüğünü, kalbimin göğüs kafesimi parçalayıp dışarı fırlamak istercesine attığını hissediyordum. Korku... Saf, ilkel bir korku damarlarımda buzlu bir nehir gibi akıyordu. Ama aynı nehrin içinde, hayatta kalma güdümün ateşlediği o inatçı öfke de vardı. Annemin solgun yüzü gözlerimin önüne geldiğinde, o korku nehrini bir baraj gibi kestim. Kaybedecek hiçbir şeyim yoktu ve kaybedecek hiçbir şeyi olmayan bir insanı, elindeki her şeye sahip olan bir prens bile korkutamazdı. Eğer şimdi geri adım atarsam, eğer şimdi o kapıdan kuyruğumu kıstırıp çıkarsam, sadece bu odadan değil, hayatımdan da vazgeçmiş olurdum. Ve ben, vazgeçmek için fazla aç, fazla yorgun ve fazla öfkeliydim.Derin bir nefes alıp ciğerlerime dolan o sigara ve pahalı parfüm kokusunu içime hapsettim. Titreyen parmaklarımı yumruk yaparak tırnaklarımı avuç içime batırdım; bu acı beni ayakta tutan tek şeydi. Bakışlarımı, beni bir böcek gibi ezmeye hazırlanan o karanlık gözlerden kaçırmadım. Çenemi yukarı kaldırdım, bu hareketim sanki görünmez bir kalkanı devreye sokmuş gibi hissettiriyordu. "Ölüm ilanı mı?" diye sordum, sesimin titrememesi için verdiğim savaş boğazımı yakarken. Sesim beklediğimden daha güçlü, daha soğuk çıkmıştı. "Merak etme Barlas Korhan, benim için yazılacak bir ölüm ilanı, senin o şişirilmiş egondan daha az yer kaplar gazetelerde. Ama şimdilik, hayatta kalmayı ve o bursu kullanmayı planlıyorum." Elimdeki anahtarı havaya kaldırıp, onun görebileceği şekilde salladım. Metalin ışıltısı, loş odada bir meydan okuma bayrağı gibi parladı. "Bu anahtar bana verildi. Bu oda bana tahsis edildi. Ve ben, senin keyfin istedi diye sokakta yatmayacağım."Barlas'ın yüzündeki o alaycı gülümseme yavaşça soldu, yerini keskin bir şaşkınlığa ve ardından çok daha tehlikeli, çok daha sessiz bir öfkeye bıraktı. Sanki cansız bir mankenin konuşmasına şahit olmuş gibi bir anlığına duraksadı. Beni ciddiye almıyordu, varlığımı bir tehdit olarak görmüyordu ama itaatsizliğim... İşte bu, onun alışık olmadığı bir dildi. Yavaşça, bir avcının avını köşeye sıkıştırmadan önceki o son, ölümcül hamlesi gibi üzerime doğru bir adım daha attı. Aramızdaki mesafe artık yok denecek kadar azdı. Göğsü neredeyse göğsüme değecekti. Ondan yayılan vücut ısısı, odanın soğukluğuna tezat, yakıcı bir dalga gibi tenime çarpıyordu. Başını hafifçe yana eğdi, sağ kaşındaki o yara izi gerildi. Gözleri yüzümün her santiminde geziniyor, korkunun çatlaklarını arıyor, beni ruhsal olarak soyup savunmasız bırakmaya çalışıyordu."Sen," dedi fısıltıyla, ama bu fısıltı odadaki her türlü bağırıştan daha şiddetliydi. Elini kaldırıp, başparmağıyla çenemi kavradı. Dokunuşu sert değildi ama bir o kadar da hükmediciydi; kurtulmaya çalışırsam canımı yakacağını hissettiren bir baskı vardı. "Durumun ciddiyetini anlamıyorsun, değil mi? Burası bir oyun alanı değil. Ben de oyun arkadaşın değilim." Yüzünü yüzüme o kadar yaklaştırdı ki, nefesi dudaklarımı yalayıp geçti. "O gece..." dedi, sesini daha da alçaltarak. "Otoparkta gördüklerini unuttuğunu sanıyordum. Ama görüyorum ki hafızan, hayatta kalma içgüdünden daha güçlü. O odaya girerek sadece benim alanımı ihlal etmedin; sen, kendi mezarını kazdın. "Otopark. O lanetli gece. Zihnimin en karanlık köşesine itmeye çalıştığım o anılar bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti. Yerde yatan kanlar içindeki o adam, Barlas'ın inip kalkan yumrukları, o vahşet... Ve sonra göz göze geldiğimiz o saniyelik an. O an beni gördüğünü biliyordum ama şimdi, bunu yüzüme vurması, aramızdaki o sessiz anlaşmayı –korku anlaşmasını– bozmuştu. Çenem…