Bölüm 25: Sonsuzluk ve Miras (Final)
Yazar: İpek🩷

Dört Yıl Sonra... Karadeniz’in o sarp kayalıklarını döven hırçın dalgaların sesi, camdan evimizin kalın duvarlarına çarpıp yumuşak bir ninniye dönüşüyordu. Dışarıda, tıpkı Barlas ile ilk tanıştığımız o fırtınalı günler gibi deli bir rüzgar vardı; ama içeride, şöminenin kızıl ateşinin aydınlattığı bu odada sadece saf, dokunulmaz bir huzur hüküm sürüyordu. Yatak odamızın aralık kapısından içeri süzülen ışıkta, dünyanın en imkansız, en nefes kesici manzarasına bakıyordum. Barlas Korhan. Dışarıdaki dünya için o, Korhan Holding’in acımasız, boyun eğmez, tek bir bakışıyla rakiplerini titreten yenilmez kralıydı. Ama şu an, o geniş, yaralarla dolu çıplak göğsüne yasladığı minicik bedeni incelerken, o sadece bir babaydı. Oğlumuz Karan, henüz on aylıktı. Barlas'ın o kapkara, asi saçlarını ve benim gözlerimi almıştı. Barlas, o büyük, dünyaları yıkan elleriyle Karan'ın o minicik, narin sırtını o kadar büyük bir şefkatle, o kadar korkarak tutuyordu ki, sanki elindeki şey camdan yapılmış bir mucizeydi. Karan, babasının göğsündeki o kalp atışında huzurla uyurken, minik parmakları Barlas’ın boynundaki o kan kırmızısı yakut kolyenin zincirine dolanmıştı. Kapının pervazına yaslanmış, gözyaşlarımı tutmaya çalışarak onları izliyordum. Barlas, dışarıdaki fırtınaya tezat oluşturacak kadar kısık, pürüzlü bir sesle Karan'ın saçlarına doğru fısıldadı. "Sana yemin ederim küçüğüm," dedi Barlas, sesi boğazına düğümlenerek. "Benim babamın bana bıraktığı o zehirli mirası, o korkuyu ve nefreti sen asla bilmeyeceksin. Senin dünyanda sadece sevgi olacak. Benim karanlığım sana asla dokunmayacak. Annenin o güzel ışığıyla büyüyeceksin." Barlas'ın boynunu eğip oğlumuzun o yumuşacık, kokulu saçlarını uzun uzun öptüğünü gördüğümde, içimdeki o devasa sevgi seli taştı. Sessiz adımlarla odaya girdim. Varlığımı hissettiği an Barlas'ın başı bana doğru döndü. Karanlık gözlerinde, sadece benim görebildiğim o savunmasız, sonsuz aşk vardı. Dudaklarında o yorgun ama dünyanın en mutlu adamına ait olan gülümseme belirdi. Yanıma gelmesi için elimi uzattım. Barlas, Karan'ı uyandırmamaya o kadar özen göstererek ayağa kalktı ki, adımlarını bir hayalet gibi atıyordu. Beşiğe doğru yaklaştık. Barlas, oğlumuzu o beyaz, bulut gibi yatağın içine yavaşça bıraktı. Üzerini örterken parmakları Karan'ın minik yanağında son bir kez sevgiyle gezindi. Beşiğin başından ayrılıp pencerenin kenarına, şöminenin loş ışığının vurduğu o köşeye çekildiğimizde, Barlas beni tek bir hamlede kendine çekti. Kolları belimi bir çelik halat gibi sararken, yüzünü boynuma gömdü. Onun o tanıdık, odunsu ve baharatlı kokusu, Karan'ın bebek pudrası kokusuna karışmıştı. Bu koku, benim için dünyadaki tüm servetlerden, tüm zaferlerden daha değerliydi. "Bazen," diye fısıldadı nefes nefese, dudakları boynumdaki o hassas noktada gezinirken. "Bunun bir rüya olmasından o kadar korkuyorum ki Gece. Uyandığımda o okul koridorlarına, babamın o karanlık dünyasına dönmekten ölesiye korkuyorum." Ellerimi onun geniş omuzlarına koydum, tırnaklarımı o çıplak, kaslı sırtına hafifçe geçirdim. Başımı geriye atıp onun o kapkara, tapılası gözlerinin içine baktım. "Bu bir rüya değil sevgilim," dedim, parmak uçlarımla onun o keskin çenesini okşayarak. "O karanlık günler bitti. Demir Korhan yok, Sarp yok, o zehirli dünya yok. Biz kazandık Barlas. Kendi krallığımızı, kendi ailemizi kurduk. Bak..." dedim başımı beşiğe doğru çevirerek. "O bizim gerçeğimiz. Bizim aşkımızın ete kemiğe bürünmüş hali." Barlas'ın gözlerindeki o korku eridi, yerini adeta alev alev yanan, kontrol edilemez bir tutku aldı. Beni aniden havalandırdı, bacaklarımı beline dolamamı sağladı. Sırtım pencerenin serin camına değdiğinde, dışarıdaki Karadeniz fırtınası ikimizin arasındaki ateşi harlayan bir müzik gibiydi. "Sen," diye hırıldadı dudaklarıma doğru, elleri üzerimdeki ipek sabahlığın bağcığını tek bir hamlede çözerken. "Sen benim dünyadaki tek gerçeğimsin Gece. Senin o dikbaşlılığın, o bana kafa tutuşun olmasaydı, ben o karanlıkta çoktan boğulmuştum." Dudakları dudaklar…