Bölüm 1: Davetsiz Misafir
Yazar: İpek🩷

Velas Akademisi’nin asırlık taş duvarları, üzerine çöken kurşuni gökyüzünün altında, sanki yaklaşan bir felaketi haber verircesine kasvetli ve ulaşılmaz duruyordu. Şehrin gürültüsünden, karmaşasından ve benim gibi "sıradan" insanların hayatta kalma savaşından tamamen yalıtılmış bu kampüs, etrafını saran devasa demir parmaklıklarla sadece bir okul değil, aynı zamanda dış dünyadan kopuk, kendi kanunlarıyla yönetilen bağımsız bir krallıktı. Taksinin beni bıraktığı o görkemli ana kapının önünde durup başımı yukarı kaldırdığımda, gotik mimarinin sivri kulelerinin bulutları delip geçtiğini, gri taşların üzerine sinmiş o soğuk kibri iliklerime kadar hissettim. Üzerimdeki rengi atmış kot ceketim, annemin eski dikiş makinesinde onardığı sırt çantam ve tekerleklerinden biri inatla takılan ucuz bavulumla, bu kusursuz tablonun üzerindeki en göze batan, en istenmeyen leke bendim. Rüzgar, saçlarımı yüzüme savururken ciğerlerime dolan hava bile farklıydı; burada oksijen değil, saf para, statü ve nesiller boyu süren bir güç solunuyordu. Annemin hasta yatağında bana umutla bakan gözlerini, hastane masraflarının biriken o boğucu ağırlığını ve ev sahibinin kapıya dayandığı o utanç dolu anları hatırlayarak dişlerimi sıktım. Burası benim için bir eğitim yuvası değil, hayatta kalmak için kazanmak zorunda olduğum bir savaştı. Onlar buraya hükmetmeye, bense sadece nefes almaya gelmiştim. Kampüsün ana yoluna adımımı attığım an, etrafımdaki görünmez duvarın varlığını hissettim. Mermer döşeli yolda yürürken bavulumun çıkardığı o rahatsız edici gürültü, yanımdan son model spor arabalarıyla geçen, markalı kıyafetleri ve kusursuz saçlarıyla birer dergi kapağından fırlamış gibi görünen öğrencilerin bakışlarını üzerime çekmeye yetmişti. Bakışlar... O küçümseyici, yargılayıcı ve insanı yerin dibine sokmak isteyen o zehirli bakışlar, üzerimde birer ok gibi saplanıyordu. Sanki görünmez bir barkod okuyucuyla üzerimi tarıyorlar, kıyafetlerimin etiketinden ayakkabımın markasına kadar her şeyi analiz edip, beni "yetersiz" ve "ait olmayan" kategorisine fırlatıyorlardı. Fısıltılarını duyabiliyordum; dudaklarının kenarındaki o alaycı kıvrımları, birbirlerine bakıp gülüşmelerini görebiliyordum. Ama başımı eğmedim. Çenemi dikleştirdim ve gözlerimi, o ulaşılmaz sandıkları kulelere diktim. Onların sahip olduğu her şey doğuştan gelmiş bir lütuftu, benim sahip olduğum tek şey ise tırnaklarımla kazıdığım o burs ve içimdeki sönmeyen öfkeydi. Bir av gibi görünürsem beni parçalarlardı; bu yüzden bir avcı gibi yürümeyi öğrenmek zorundaydım. Öğrenci işleri binasının ağır, işlemeli meşe kapısını itip içeri girdiğimde, dışarıdaki nemli soğuğun yerini, lavanta kokulu mumların ve cilalı ahşabın sıcak, boğucu kokusu aldı. İçerisi bir okul idaresinden çok, lüks bir otelin lobisini andırıyordu. Yüksek tavanlardan sarkan kristal avizeler, yumuşak halılar ve duvarlardaki yağlı boya tablolar, buranın her köşesinden zenginlik akıtıyordu. Resepsiyon bankosunun arkasındaki kadın, kemik çerçeveli gözlüklerinin üzerinden beni süzdüğünde, yüzündeki o profesyonel gülümseme yerini anlık bir şaşkınlığa ve ardından gelen o tanıdık küçümsemeye bıraktı. "İsim?" diye sordu, sesi o kadar mekanik ve duygusuzdu ki, sanki karşısında bir insan değil, sistemdeki bir hata kodu duruyordu. "Gece Sancak," dedim, sesimin bu devasa salonda yankılanmasından nefret ederek. "Yeni burslu öğrenci." Kadın, manikürlü parmaklarıyla klavyede bir şeyler yazdıktan sonra duraksadı. Ekrana yaklaşarak kaşlarını çattı, ardından birkaç tuşa daha bastı. Yüzündeki ifade, basit bir şüphecilikten, derin bir kafa karışıklığına ve hatta belli belirsiz bir korkuya dönüştü. Bir hata vardı, ama bu sistemsel bir hatadan çok, bir felaketin habercisi gibiydi. Kadın, titreyen elleriyle çekmeceden çıkardığı metal bir anahtarı bankonun mermer yüzeyine, parmak uçlarıyla iterek bıraktı. Sanki o anahtara dokunmak onu yakacakmış gibi bir hali vardı. "Yurt binası C Blok," dedi sesi fısıltıdan hallice bir tonda, gözlerimin içine bakmaktan kaçınarak.…