Bölüm 13: İlk Dans
Yazar: İpek🩷

Rezidansın otoparkından çıkan siyah Mercedes, adeta bir gölge gibi Boğaz hattı boyunca süzülürken arabanın içindeki hava az önceki giyinme odasındaki o kor ateşin külleşmiş ama hala tüten kokusuyla doluydu. Barlas’ın sağ eli vitesin üzerinde duruyor, sol eliyle ise benim parmaklarımı öyle bir kenetlemişti ki, parmak boğumları bembeyaz kesilmişti. Sanki bıraktığı an uçurumdan düşeceğimi ya da daha kötüsü, onu bu karanlık labirentte tek başıma bırakacağımı biliyordu. Yol boyunca tek kelime etmedik. Ama bu sessizlik, "konuşacak bir şeyimiz yok" diyen cinsten değil, "az önce yaşadığımız o kasırganın etkisinden çıkamadık" diyen türdendi. Bakışlarım, camdan sızan sokak lambalarının ışığında boynumdaki yakut kolyeye kaydı. Soğuk taşlar, tenimdeki o yakıcı Barlas imzasının, o taze diş izlerinin tam üzerinde bir kalkan gibi duruyordu. Araba her sarsıldığında kolyenin ucu köprücük kemiğime çarpıyor, bana bu gecenin sadece bir yemek değil, bir itaat testi olduğunu hatırlatıyordu. "Korkuyor musun?" diye sordu Barlas. Sesi, gecenin karanlığı kadar derin, asfaltın altındaki toprak kadar pürüzlüydü. "Hayır," dedim, yalan söyleyerek. Göğüs kafesimin altında bir kuş çırpınıyordu ama sesimi bir buz dağı kadar sabit tutmayı başarmıştım. "Sadece... Babandan sonra ne olacağını merak ediyorum. Bu yemeğin bir sonu mu var, yoksa bu sadece başlangıç mı?" Barlas parmaklarımı biraz daha sıktı, tırnakları hafifçe elimin arkasına battı. Bu canımı yakmadı; aksine, beni gerçekliğe bağladı. "Babamdan sonra bir 'ne olacağı' yok Gece. Biz varız. Geri kalan her şey, bu lüks binalar, bu pahalı arabalar ve o devasa köşk... Hepsi sadece birer dekor. Oraya girdiğimizde sadece bana odaklan. Onun kelimeleri zehirlidir, ruhunu uyuşturmasına izin verme." Araba, devasa demir kapıların önünde durduğunda, karşımızdaki malikane tüm heybetiyle bizi selamladı. Korhan Köşkü. Burası bir ev değildi; burası, nesiller boyu süren bir güç savaşının, binlerce entrikanın ve sevgisizliğin mermerden örülmüş anıtıydı. Kapılar ağır ağır, inleyerek açılırken Barlas’ın çenesindeki kasın gerildiğini, omuzlarının bir savaşçı gibi dikleştiğini gördüm. O buzdan maskesini, o ulaşılmaz "Karanlık Prens" kimliğini tekrar kuşanmıştı. Arabadan indik. Barlas yanıma geldi, elini belime, o ipek elbisenin sırtımdaki derin açıklığına yerleştirdi. Tenime değen parmakları, bana az önceki o makyaj masasının üzerindeki o ateşli anları, nefes nefese kalışımızı hatırlattı. Bu temas, şu an ihtiyacım olan tek güç kaynağıydı. Başımı dik tuttum. Kırmızı ipek elbisem, gecenin karanlığında akan bir lav gibi parlıyordu. Devasa meşe kapılar açıldı. Salona girdiğimizde bizi karşılayan şey ihtişam değil, dondurucu bir resmiyetti. Masanın başında oturan adam, Barlas’ın yirmi yıl sonraki hali gibiydi. Demir Korhan. Aynı keskin bakışlar, aynı dik duruş ama gözlerinde Barlas’ta olmayan o saf, katıksız gaddarlık vardı. "Geç kaldınız," dedi Demir Korhan. Sesi, boş salonda bir kırbaç gibi yankılandı. Bakışları doğrudan bana yöneldi. Bir böceği mikroskop altında inceler gibi, aşağıdan yukarıya doğru süzdü. Yakut kolyeyi gördüğünde ise gözlerinde anlık, şimşek çakan bir öfke belirdi. "O kolyeyi... sandığımdan daha çabuk çıkarmışsın yerinden Barlas." "Beklemeye değer bir hazırlıktı baba," dedi Barlas, sesi meydan okuyan bir tınıdaydı. Beni sandalyeme yerleştirirken eli omzumda biraz daha fazla kaldı, sanki dünyaya "bu benim mülküm" diyordu. Masaya oturduk. Yemek, bir ziyafetten çok bir sorgu odası atmosferindeydi. Gümüş çatalların porselen tabaklara vuruş sesi dışında hiçbir gürültü yoktu. Hizmetçiler birer gölge gibi hareket ediyor, şarabı doldurup hızla uzaklaşıyorlardı. Demir Korhan, şarabından bir yudum alıp konuşmaya başladı. "Demek meşhur burslu kızımız sensin. Barlas’ın her şeyi riske attığı, okul yönetimini dize getirdiği o asistan... Hakkında çok şey duydum Gece. Ama hiçbir hikaye, şu an karşımda duran bu cüretkâr tabloyu anlatmaya yetmemiş." "Adım Gece, efendim," dedim, gözlerinin içine bakarak. "Ve Barlas hiçbir şeyi…