Bölüm 12: Ateşin Rengi
Yazar: İpek🩷

Barlas’ın arabası yağmurlu İstanbul sokaklarında bir panter gibi süzülürken, az önceki o sıcak, güvenli koza hissi yerini yaklaşan fırtınanın gerginliğine bırakmıştı. Ama bu gerginlik, korkudan çok, damarlarımızda dolaşan adrenalinin bir sonucuydu. Babasının araması, gerçekliği yüzümüze çarpmıştı ama Barlas’ın eli hala elimin üzerindeydi. O el, beni o gerçeklikten koruyan tek kalkandı. "Yurda dönmüyoruz," dedi Barlas, direksiyonu sert bir manevrayla sağa kırarken. "Nereye gidiyoruz? Babana gitmeyecek miydik?" "Gideceğiz," dedi, sesi çelik gibi sertti. "Ama önce zırhlarımızı kuşanmamız gerek Gece. O eve, üzerimizde bu sabahın rehavetiyle, savunmasız giremeyiz. Babam zayıflık kokusunu kilometrelerce öteden alır. Karşısına, onun oğlu ve... onun oğlunun seçtiği kadın olarak çıkacağız." Araba, şehrin en yüksek, en lüks rezidanslarından biri olan Korhan Kuleleri'nin önünde durdu. Valeler koşarak kapıyı açtı. Barlas anahtarı fırlatır gibi verdi ve beni beklemeden elimi kavrayıp içeri sürükledi. Burası bir evden çok, gökyüzüne asılmış, cam ve çelikten bir kaleydi. Asansör, kulakları tıkayacak bir hızla en üst kata, "Penthouse" katına çıktı. Kapılar açıldığında, Barlas'ın dünyasının ne kadar soğuk ve yalnız olduğunu bir kez daha gördüm. Devasa salon, tamamen siyah ve gri tonlarla döşenmişti. Yerdeki mermerler o kadar parlaktı ki, yürürken kendi yansımamı görebiliyordum. Duvarlar boydan boya camdı ve tüm İstanbul ayaklarımızın altındaydı. Ama içerisi... İçerisi buz gibiydi. "Burası..." dedim, etrafıma bakınarak. "Senin evin mi?" "Burası benim sığınağım," dedi Barlas, kabanını çıkarıp koltuğun üzerine atarken. "Babamın, okulun, basının giremediği tek yer. Ve şimdi sen buradasın." Bana doğru yürüdü. Gözlerindeki o koyu ifade, dışarıdaki fırtınadan daha tehlikeliydi. Önümde durdu ve elimi bırakıp, parmaklarını saçlarımın arasına daldırdı. Başımı hafifçe geriye yatırdı, boynumu açığa çıkardı. "Bana bir söz ver," dedi fısıltıyla. Nefesi dudaklarıma çarpıyordu. "Ne sözü?" "Bu gece o masada ne duyarsan duy, ne görürsen gör... Gözlerini benden ayırmayacaksın. Babam zihnine girmeye çalışacak. Seni korkutmaya, seni kaçırmaya çalışacak. Ama sen sadece bana bakacaksın. Çünkü o masada senin tek gerçeğin benim." "Söz," dedim, hipnotize olmuş gibi. "Söz veriyorum Barlas." Bu cevabım üzerine, gözlerindeki o gerginlik bir anlığına yerini saf bir arzuya bıraktı. Eğildi, dudakları boynumun o en hassas noktasına, nabzımın attığı yere bastırıldı. Sıcak, ıslak ve talepkar bir öpücük. Bacaklarımın titrediğini hissettim. Ellerim istemsizce omuzlarına tutundu. "Gel," dedi, geri çekilip elimi tekrar tutarak. "Hazırlanmamız gerek." Beni geniş bir yatak odasına, oradan da mağaza büyüklüğündeki bir giyinme odasına götürdü. Dolaplar, pahalı takımlar, saatler ve ayakkabılarla doluydu. Ama odanın ortasında, cam bir vitrinin içinde, sanki bugünü bekliyormuş gibi duran tek bir kadın elbisesi vardı. Kırmızı. Kan kırmızısı değil, şarap kırmızısı. Koyu, derin, tehlikeli bir bordo. İpek ve saten karışımı, ince askılı, sırtı tamamen açık ve derin yırtmaçlı bir elbise. "Bunu giyeceksin," dedi Barlas, vitrinin kapağını açıp elbiseyi çıkarırken. "Bunu ne zaman aldın?" diye sordum şaşkınlıkla. "Seni ilk gördüğüm gün," dedi, bana dönerek. Elbiseyi üzerime tuttu. "O kahveyi üzerime döktüğün gün, gözlerindeki o korkusuz öfkeyi gördüğümde... Bu rengin sana ait olduğunu biliyordum. Ateş, sadece ateşle söndürülür Gece." Elbiseyi bana verdi ve arkasını döndü. "Giyin. Ben dışarıdayım." Titreyen ellerle üzerimdekileri çıkardım. İpek elbise tenimden aşağı bir su gibi kaydı. Kumaşı o kadar inceydi ki, çıplakmışım gibi hissettiriyordu. Elbisenin sırtı belime kadar açıktı ve göğüs dekoltesi cüretkardı. Aynaya baktığımda, kendimi tanıyamadım. Bu kız, masumiyetini o odada bırakmış, savaşa hazırlanan bir amazon gibiydi. Saçlarımı dağınık bir topuz yaptım, boynumu ve omuzlarımı açıkta bıraktım. Tam o sırada kapı açıldı. Barlas, üzerine simsiyah bir gömlek ve siyah bir pantolon giymişti. Ceketin…