Bölüm 9: Gece Yarısı ve Mavi
Yazar: İpek🩷

Aynadaki yansımam bana ait değildi. Karşımdaki kız; gözlerinde korku ve öfkeyi aynı anda taşıyan, dudakları titremesin diye birbirine bastırılmış o "sokak kızı" Gece değildi. Karşımdaki, gece yarısı mavisi ipeklerin içine hapsedilmiş, teni pürüzsüzleştirilmiş, saçları ustaca toplanmış, paha biçilemez bir sanat eseriydi. Barlas Korhan’ın sanat eseri. Odanın ortasında, topuklu ayakkabıların üzerinde dengede durmaya çalışırken midemdeki kasılma geçmiyordu. Elbise... O lanet olası elbise üzerime ikinci bir deri gibi yapışmıştı. Kumaşı o kadar ince, o kadar kaliteliydi ki, hareket ettiğimde tenimde akan bir su gibi hissettiriyordu. Rengi, en karanlık gecenin, fırtına öncesi gökyüzünün rengiydi. Sırtı tamamen açıktı; belimdeki çukura kadar inen cüretkar bir dekoltesi vardı. Bu açıklık beni savunmasız hissettiriyordu. Sanki Barlas, elini sırtıma koyduğunda hiçbir engel istememiş gibiydi. Kapı çaldı. Bu tıklatma sesi, bir davet değil, bir "vakit doldu" uyarısıydı. Derin bir nefes aldım. Ciğerlerime dolan hava, bu odadaki son özgür nefesimdi. Çantamı –elbiseyle aynı renkte, küçük, taşlı bir portföy– aldım ve kapıya yürüdüm. Yurdun kapısında siyah, camları zifiri karanlık, devasa bir araç bekliyordu. Önünde ise, dün geceki o tutku dolu, tehlikeli adam değil; buzdan bir heykel gibi duran Barlas vardı. Simsiyah bir smokin giymişti. Beyaz gömleği, gecenin karanlığında parlıyordu. Saçları özenle taranmış ama birkaç tutam alnına düşmüştü, ona o "kontrol edilmiş vahşilik" havasını veriyordu. Beni gördüğünde yaslandığı kapıdan doğruldu. Bakışları... O an zamanın akışı yavaşladı. Gözleri ayak bileklerimden başladı, elbisenin yırtmacından yukarı çıktı, belimdeki kıvrımda duraksadı, açıkta kalan omzumda gezindi ve en son gözlerime kilitlendi. Bir iltifat bekledim. "Güzel olmuşsun" demesini. Ama o Barlas Korhan'dı. Sıradan kelimeler onun lügatında yoktu. "Mükemmel," dedi sadece. Sesi, gecenin sessizliğinde bir hüküm gibi yankılandı. "Tam da hayal ettiğim gibi. Benim imzamı taşıyorsun." Kapıyı açtı. İçeriden sızan loş ışık yüzüne vurdu. Elini uzatmadı. Sadece "Bin," der gibi başıyla işaret etti. Arabaya bindiğimde, içerideki deri ve pahalı parfüm kokusu başımı döndürdü. O da yanıma oturduğunda, aramızdaki mesafe bir karışı geçmiyordu ama o bir karışlık boşlukta binlerce voltluk elektrik vardı. Araç hareket etti. Şehir ışıkları camın arkasından bir film şeridi gibi akıp giderken, sessizliği bozan o oldu. "Bu gece," dedi, bana bakmadan, elindeki kadehi hafifçe çalkalayarak. "Oraya girdiğimizde, herkes seni merak edecek. Kim olduğunu, nereden geldiğini, adını... Hiçbirine cevap vermeyeceksin. Sadece gülümseyeceksin. Soğuk, ulaşılmaz bir gülümseme." "Ben bir vitrin mankeni değilim Barlas," dedim, sesimdeki hırçınlığı gizleyemeyerek. "Beni oraya süs eşyası gibi götürüyorsun." Barlas yavaşça bana döndü. Elindeki kadehi kenara bıraktı. Karanlığın içinde parlayan gözlerini gözlerime dikti. "Sen bir süs eşyası değilsin Gece. Sen bir mesajsın. Onlara verdiğim bir mesaj." "Ne mesajı?" Elini, elbisenin açık bıraktığı dizime koydu. İpek kumaşın bittiği, tenimin başladığı o noktaya. Parmakları tenimi yaktı. "Barlas Korhan'ın standartlarının ne kadar yüksek olduğu, sıradanlığa tahammülü olmadığı ve..." Yüzünü yüzüme yaklaştırdı, nefesi dudaklarıma çarptı. "...ve benim olanın, sadece bana ait olduğu mesajı." Yutkundum. Bu adamın egosu, içinde bulunduğumuz şehirden daha büyüktü. Ama dokunuşu... O lanet olası dokunuşu, tüm mantığımı devre dışı bırakıyor, kalbimin ritmini bozuyordu. Elini çekmedi. Yol boyunca, o sıcak, büyük eli dizimin üzerinde durdu. Bir kelepçe gibi. Bir mühür gibi. Davetin verildiği otelin önüne geldiğimizde, dışarısı bir mahşer yeri gibiydi. Fotoğraf makinelerinin patlayan flaşları geceyi gündüze çeviriyordu. Kırmızı halı, lüks arabalar, mücevherleri içinde parlayan kadınlar ve servetlerini takım elbiselerine gizlemiş adamlar... Burası "Kayıp Şehir"in değil, "Olimpos Dağı"nın zirvesiydi. Kapı açıldı. Flaşlar yüzüme patladı. Gözlerim kamaştı, bi…