9. BÖLÜM: YAĞMURUN GÖLGESİNDE
Yazar: zeynep ay

DİLARA ÖZTÜRK 304 numaralı odanın kapısını arkamdan kapatıp koridora çıktığımda, şakaklarımda beliren o tıkır tıkır sızıyı bastırmak için gözlerimi bir anlığına yumdum. "Eşitiz..." demiştim ona. O ise o gür, pes sesiyle, "Poyraz Timi kendisine yapılan iyiliği de, atılan lafı da unutmaz" diye karşılık vermişti. Siyah deri ceketinin içinde, üniformasızken bile etrafına yaydığı o asker disiplini ve Karadeniz inadı, odadaki havayı adeta emip bitirmişti. Ama geri adım atmamıştım. Atmayacaktım. "Dilara..." dedi Ayşenur arkamdan yetişerek. Sesinde garip bir çekingenlik vardı. "Şey... Adamlar çok kalabalıktı ama hepsi ne kadar saygılıydı, değil mi?" Dönüp Ayşenur’a baktım. Yanaklarındaki o hafif pembelik gözümden kaçmamıştı. "Saygılı olmak zorundalar Ayşenur," dedim yürümeye devam ederek. "Burası kışla değil, hastane servisi. Ayrıca o Üsteğmen’le ne bakışıp durdunuz siz?" Ayşenur bir anda bocaladı, eşarbının uçlarını çekiştirdi. "Ne bakışması Dilara? Kalemimi düşürdüm, adam da insaniyet namına uzattı! İyice paranoit oldun sen de bu Yüzbaşı yüzünden." "Ben paranoit değilim, tedbirliyim," dedim ciddiyetle. "Biz buraya görev yapmaya geldik. Şu adamların yörüngesine girip acil servisteki otoritemizi sarsmayalım." Arkamızdan koşturan Ecrin araya girdi. "Aşk olsun Dilara! Ne otoritesi? Adamların en küçüğü iki metre! O Astsubay Demir bana bir baktı, yemin ederim tansiyonum 16’ya fırladı. Ben o odaya bir daha yalnız giremem, haberiniz olsun!" Hafifçe gülümsedim. "Tamam Ecrin, sakin ol. Poliklinik nöbetine geçiyoruz, hadi işimizin başına." Saatler akşamın yedisini gösterdiğinde Rize’nin üzerindeki sis tamamen dibe çökmüş, yerini bardaktan boşanırcasına yağan o meşhur Karadeniz sağanağına bırakmıştı. Hastane bahçesindeki çam ağaçları rüzgârın şiddetiyle yatıp kalkıyordu. Poliklinik hastalarını bitirip evrakları düzenledikten sonra önlüğümü çıkardım. Siyah kabanımı giyip koyu yeşil krep eşarbımın iğnesini sıkılaştırdım. Ayşenur ve Ecrin’in acilde iki saat daha nöbetçi hekim olarak kalması gerekiyordu, ben ise gündüz vardiyam bittiği için lojmana dönüp biraz dinlenecektim. Şemsiyemi alıp hastanenin ana nizamiyesinden dışarı adım attım. Yağmur o kadar sert yağıyordu ki, şemsiyenin kumaşına vuran damlaların sesi dolu yağıyormuş hissi uyandırıyordu. Rüzgâr usul usul değil, adeta savurarak esiyordu. Lojman ile hastane arası sadece on dakikalık yürüme mesafesindeydi ama bu hava şartlarında o yokuşu tırmanmak tam bir işkenceydi. Adımlarımı hızlandırdım. Yokuşun ortasındaki çay bahçelerinin yanından geçerken, rüzgâr birden ters taraftan öyle sert esti ki ellimdeki şemsiye bir anda ters yüz oldu! "Aksilik!" diye mırıldandım. Şemsiyeyi düzeltmeye çalışırken yağmur saniyeler içinde kabanımı ve eşarbımın ön kısmını sırılsıklam etti. Rüzgâr şemsiyenin tellerini bükerken geriye doğru bir adım attım ama ıslanan taşların üzerinde ayağım hafifçe kaydı. Tam dengemi kaybedip düşmek üzereydim ki... Güçlü, çelik gibi sert bir el sol kolumdan yakalayıp beni bir anda yukarı doğru çekti! Sırtım sert bir göğse çarptı. Yağmurun ve toprağın kokusuna karışan o tanıdık, tütün ve odunsu erkek parfümü kokusu burnuma doldu. Başımı hızla kaldırdım. Tepemde, siyah su geçirmez montunun kapüşonunu geçirmiş, saçlarından yüzüne doğru su damlaları süzülen Yüzbaşı Metehan Karahanlı duruyordu. Düşmemi engellemek için elimi tutan parmakları bir taş kadar sert ve sıcacıktı. Nefesim kesildi. Aramızda tek bir milim bile yoktu. "Yavaş olun Doktor Hanım," dedi Metehan. Sesi, rüzgârın ve yağmurun uğultusunu yarıp tam kulağımın dibinde çınladı. "Bu dağların ıslak taşı adamı kaydırır, demedim mi ben sana?" Hemen kolumu onun elinden çekip bir adım geriledim. Üzerime düşen damlaları umursamadan dimdik karşısında durdum. Kalbimin ritmi kaydığım için mi yoksa onun bu anı çıkışından mı hızlanmıştı, ayırt edemiyordum. "Yüzbaşı Karahanlı?" dedim şaşkınlığımı gizlemeye çalışarak. "Sizin burada ne işiniz var?" Metehan elimdeki kullanılamaz hale gelmiş ters dönmüş şemsiyeye baktı, ardından dudaklarının…