4. BÖLÜM: DAĞLARIN SESİ
Yazar: zeynep ay

METEHAN KARAHANLI Dağda adam yönetmek kolaydır. Düşman bellidir, siper aldığın kaya bellidir, arkana yaslandığın adamın sağlamlığı bellidir. Bastığın toprağın sertliği bile delikanlıcadır; ayağının altından kayarsa düşersin, tutunursan tırmanırsın. Ama o doktor kadın... Vatan toprağı gibi sert, Karadeniz’in fırtınası gibi dik başı var. İstanbullu gelmiş benim memleketime, bana acil servisin ortasında komutanlık öğretiyor. Ula ben operasyondan çıkmışım, mermi kovanları hâlâ cebimde sıcak, askerimin canı bacağıyla gövdesi arasında gidip geliyor; hanımefendi bana "Şivenizle tepemde estirmeyin" diyor! Nefret ettim o soğuk, o geri adım atmayan edasından. Bir milim bile eğilmedi karşımda. Hayatımda kimse bana o kadar yakından, gözlerimin içine baka baka meydan okumamıştı. Hele bir de benim memleketimde... Ama Rizeliyseniz bilirsiniz; Karadeniz kadayıfı bile sert pişer. O doktor başıma bela olacak, hissediyorum. Ama Metehan Karahanlı’ya kayaya çarpar gibi çarpmak neymiş öğrenecek. Rize İl Jandarma Komutanlığı ve Özel Kuvvetler Birlik Karargâhı’nda sabahın ilk ışıklarıyla birlikte sirenler çalmadan hemen önce, botlarımızın beton zeminde çıkardığı ritmik sesler yankılanıyordu. Makam odasının kapısını iki kez sertçe çalıp içeri girdim. Albay Cevdet masanın üzerindeki devasa haritanın başına geçmiş, elindeki kırmızı kalemle Kaçkar hattını işaretliyordu. "Yüzbaşı Metehan Karahanlı! Rize, Poyraz Tim Komutanı. Emredin komutanım!" Albay Cevdet başını kaldırdı. Gözlerindeki o tecrübeli ve ağır ifade, durumun ciddiyetini anlatmaya yetiyordu. "Gel Metehan," dedi haritayı göstererek. "İstihbarattan taze bilgi geldi. Kaçkar Dağları’nın güneydoğu hattında, 2400 rakımlı sınır çizgisine yakın bir bölgede terörist bir grup sızma girişiminde bulunuyor. Bölgedeki eski bir mühimmat sığınağını aktifleştirmeye çalıştıkları bilgisi var. Hava şartları berbat, sis çökmek üzere." Haritadaki koordinatlara baktım. O dik yamaçları, uçurumları, patikası bile olmayan geçitleri avcumun içi gibi bilirdim. Benim çocukluğum, gençliğim o dağların eteğinde geçmişti. "Poyraz Timi göreve hazırdır komutanım," dedim sesimi bir milim bile tereddüt ettirmeden. "Helikopterle mi geçeceğiz?" "Helikopter sizi fırtına tamamen bastırmadan sınıra en yakın güvenli noktaya bırakacak," dedi Albay Cevdet. "Gerisini yaya kat edeceksiniz. Unutma Metehan, o dağlar senin evindir ama sis bastırdığında göz gözü görmez. Timini tam kadro ve eksiksiz geri istiyorum." "Emredersiniz komutanım! Poyraz tek bir fire bile vermeyecek!" Makam odasından çıkıp koridora adım attığımda gür sesim karargâhın koridorlarında çınladı: "Poyraz Timi! Arazi teçhizatı ve mühimmat ikmali! On dakika içinde helikopter pistinde hazır olun!" Kıdemli Üsteğmen Murat ve Astsubay Zafer anında harekete geçti. Mühimmat yelekleri giyildi, şarjörler dolduruldu, kamuflaj boyaları siyah ve koyu yeşil çizgiler halinde yüzlerimize sürüldü. Göğsüme nakşedilmiş 'Karahanlı' yazısını elimle düzeltip tüfeğimi kurdum. Helikopterin devasa pervaneleri Rize semalarında uğuldayarak dönmeye başladığında Poyraz Timi çoktan Kaçkar Dağları'nın o geçit vermez zirvelerine doğru havalanmıştı. İniş yaptığımız anda Karadeniz'in o dondurucu, nemli rüzgârı yüzümüze bir tokat gibi çarptı. Sis adeta bir beton duvar gibi önümüze çekilmişti. Görüş mesafesi üç-dört metreye kadar düşmüştü. Yağmur hafiften serpiştiriyor, dik kaya blokları ıslanarak kayganlaşıyordu. "Sessiz ilerliyoruz. Murat, sol kanat sende. Zafer, arkayı kolla," diye fısıldadım telsizden. Arazinin zorluğu ciğerlerimizi yakıyordu ama tek bir çıt bile çıkarmadan, kayaların arasına gizlenerek tırmandık. Tam sığınak bölgesine yaklaştığımız sırada kayalıkların arasından ilk roketatar ve ağır makineli tüfek sesleri patladı. Tak-tak-tak-tak-tak! "Komutanım! Sol kanattan temas sağlandı! Görüş sıfıra yakın!" diye bağırdı Murat kayanın arkasına siper alırken. Sırtımı buz gibi kayaya yasladım. Yüzümdeki kamuflaj boyasının altından gözlerim alev saçıyordu. Kulakları sağır eden patlama sesleri vadide ya…