EPİLOG: ZAMANSIZ DAĞLARIN BEYAZ NÖBETÇİLERİ
Yazar: zeynep ay

EPİLOG: ZAMANSIZ DAĞLARIN BEYAZ NÖBETÇİLERİ I. GÖĞÜN VE TOPRAĞIN KESİŞTİĞİ YER Kaçkar Dağları’nın en sarp, en ulaşılmaz doruklarında zaman, aşağı vadilerdeki gibi ritmik ve düzenli akmazdı. Burada zaman; karın toprağa düşüşü, Fırtına Deresi’nin coşup yatağını daraltması, bir de kışın dondurucu ayazının ardından kayaların arasından başını çıkartan o tekil, inatçı dağ kardelenlerinin açışıyla ölçülürdü. Rüzgâr ise daima bir türkü söylerdi; bazen kimsenin ağıdını yakamadığı adsız kahramanların namına hırçın bir ıslık, bazen de bu topraklara kök salmış sevdaların şerefine fısıltılı bir dua gibi eserdi. Aradan geçen tam beş yıl, bu dağların çehresini bir milim bile değiştirmemişti. Ancak o dağların eteklerinde hayat bulanların kaderinde, zaman denilen o büyük nehirden çok sular akmıştı. Ağustos ayının sonlarına doğru, Rize’nin üzerini kaplayan o nemli ve sıcak hava, Ayder Yaylası’nın yukarısındaki Yukarı Kavron platosuna tırmandıkça yerini keskin, ciğerleri yakan taze bir serinliğe bırakıyordu. Güneş, zirvelerdeki kayalıklara altın sarısı bir haşmetle vururken, vadiden yukarıya doğru kıvrıla kıvrıla çıkan askeri çamur rengi Land Rover’ın motor sesi, derenin çağıltısına karışıyordu. Cip, ahşap ve taş örgüyle inşa edilmiş, arkasını devasa bir çam ormanına yaslamış olan iki katlı yayla evinin bahçesinde durdu. Sürücü koltuğundan inen adamın attığı ilk adımda, botunun kalın tabanı taşlı patikada tok bir ses çıkardı. Üzerinde resmi askeri kıyafetler yoktu; ama haki rengi hücum pantolonu, siyah boğazlı kazağı ve omuzlarının genişliğiyle duruşundaki o sarsılmaz irade, onun kim olduğunu bin metre öteden bile haykırmaya yeterdi. Binbaşı Metehan Karahanlı. Geçen beş yıl, o çelikten adama yeni rütbeler katmış, şakaklarındaki gümüş tellerin sayısını artırmıştı. Sol yanağındaki küçük fırtına çiziği ve bakışlarındaki o Karadeniz gibi dumanlı derinlik ise hiç eksilmemişti. Aksine, göğsündeki o eski neşter izinin tam üzerinde çarpan kalp, artık çok daha derin, çok daha köklü bir aidiyetle atıyordu. Aracın yolcu kapısı açıldığında, dışarıya ilk adımını atan kadının zarafeti, yaylanın sert coğrafyasıyla tezat ama bir o kadar da kusursuz bir uyum içindeydi. Dr. Dilara Öztürk Karahanlı. Üzerindeki açık renkli kışlık palto, boynuna sardığı mürdüm rengi yün şal ve rüzgârda özgürce savrulan koyu renk saçlarıyla Dilara; İstanbul’un steril ameliyathanelerinden çıkıp bu dağların bağrında yeniden doğmuş o cerrahtı. Gözlerindeki o keskin, sorgulayan ve boyun eğmeyen ışık ilk günkü gibi parıldıyordu. Fakat o ışığın arkasında artık fırtınalardan korkan değil, fırtınanın tam ortasında kendi sığınağını inşa etmiş bir kadının dinginliği vardı. "Hava yine erkenden soğumaya başladı Metehan," dedi Dilara, ciğerlerine derin bir nefes çekip etrafı süzerek. Sesi, buğulu bir sabah rüzgârı gibi hafifti. "Dağlar bu yıl kışı erken çağıracak gibi." Metehan aracın arkasına yürüyüp bagaj kapağını açarken gülümsedi. O pes, göğüsten gelen sesi yaylanın sessizliğinde yayıldı. "Bu dağlar kışı çağırmaz Doktor," dedi, bagajdaki ağır seyahat çantalarını tek eliyle kaldırarak. "Bu dağlar sadece kendini özleyenleri çağırır. Biz de geldik işte." Aracın arka koltuğundaki kapı aniden dışarıya doğru itildi. İçeriden çıkan sekiz nüveli küçük bir neşe kasırgası, doğrudan taş patikaya fırladı. "Baba! Dereye gidebilir miyim? Bak çalıların arasında ses var, kesin karaca var oradayken!" Dört buçuk yaşındaki Deniz. Babasının koyu kahverengi, kararlı gözlerini ve annesinin o keskin, zeki bakışlarını bir arada taşıyan küçük bir dağ kurduydu. Üzerindeki minik yeşil parka, ayağındaki küçük botlar ve başındaki bordo bereyle, Poyraz Timi’nin adeta en küçük, en afacan mensubuydu. Dilara hızla öne atılıp oğlunun kolundan yakaladı. "Deniz! Dur bakalım bay Bayrak! Derenin kenarı kaygan, öyle tek başına koşmak yok dedik sana. Hani doktor annenin emirleri kesindi?" Deniz başını yukarı kaldırıp annesine baktı. Çenesini hafifçe dikleştirdi; bu hareket, Metehan’ın operasyon öncesinde timine talimat verirken ya…