SİPERDEKİ FIRTINA

3. BÖLÜM: SIS VE KAN DOKUSU

Yazar:

SİPERDEKİ FIRTINA - zeynep ay kitap kapağı
SİPERDEKİ FIRTINA kitap kapağı

Hastanenin acil servisindeki o yoğun iyot, dezenfektan ve pencereden içeri sızan nemli Karadeniz havasının karışımı kokusu, şakaklarımdaki sızıyı daha da belirginleştiriyordu. Nöbetin 14. saatindeydik. Sırtımdaki yorgunluk bir yana, zihnimin bir köşesinden bir türlü söküp atamadığım o kibri ve sert bakışları düşünüyordum. Yüzbaşı Metehan Karahanlı... Kendini bu hırçın dağların tek hâkimi sanan, üniformasının ve rütbesinin verdiği yetkiyle benim acil servisimde gürleyebileceğini düşünen o adam. Gelip bana Karadeniz şivesiyle köpürmesini, gözlerimin içine dik dik bakarak üstünlük kurmaya çalışmasını düşündükçe hâlâ yumruklarımı sıkıyordum. Ben İstanbul’da, acil tıp uzmanlığımı alırken ne kabadayılara ne de yetkisini kötüye kullanmaya çalışanlara pabuç bırakmış bir kadındım. Buradaki bir yüzbaşıya mı boyun eğecektim? Koyu yeşil krep eşarbımın iğnesini tıkır tıkır kontrol edip doktor odasındaki masaya oturdum. Tıbbi dosyaları incelerken acil servisin kapısı hızla açıldı. Ecrin, elindeki iki tansiyon aletiyle adeta sürünerek içeri girdi. Açık kahve saçları biraz dağılmıştı, gözleri yuvalarından fırlayacak gibi bakıyordu. "Dilara... Yalvarırım beni bu acilin sarı alanından al," dedi Ecrin kendini koltuğa atarak. "Bir teyze geldi, tansiyonu 18 ama 'Çay toplamaya gideceğim beni tutmayın' diye üzerime yürüyor! Karadeniz insanı gerçekten çok farklıymış, İstanbul acili bunun yanında cennetmiş!" Hafifçe gülümsedim, önümdeki dosyadan başımı kaldırdım. "Ecrin, hasta iletişimini geliştirmek için harika bir fırsat işte. Sakin ol ve görevini yap." "Sen konuşursun tabii! O Bordo Bereli Yüzbaşı’yı bile tek cümlenle duvara toslattın. Ben burada teyzeye laf anlatamıyorum!" dedi Ecrin sitemle. O sırada Ayşenur elinde iki çay bardağıyla içeri girdi. Siyah eşarbını düzeltip çayın birini önüme bıraktı. Yüzünde bir şeyler çevirdiğini hissettiren o kararsız, kaçamak ifade vardı. "Ben bir acil servis koridoruna çıkıp havalanacağım," dedi Ayşenur, çayını masaya bırakıp hızlıca dışarı çıktı. Şüpheyle arkasından baktım. Ayşenur’u çocukluğumdan beri tanırdım; bir şey gizlediğinde adımları hızlanır, gözlerini kaçırırdı. "Bu kız ne karıştırıyor yine?" diye düşündüm. Doktor odasından çıkıp danışmaya doğru ilerledim. Hastane koridoru her zamanki gibi hareketliydi. Ameliyattan çıkan Uzman Çavuş Burak’ın durumu stabildi ve yoğun bakımdan normale alınmıştı. Onun takibini yapmam gerekiyordu. Ancak başhekimlik koridoruna döndüğüm an adımlarım kendiliğinden kilitlendi. Gözlerime inanamadım. Ayşenur, koridorun ortasında tam karşısında duran Yüzbaşı Metehan Karahanlı ile konuşuyordu! Metehan... Dağ gibi heybeti, omzundaki o geniş duruşu ve çatık kaşlarıyla Ayşenur’un tepesinde dikilmişti. Üzerinde yine o lekesiz, intizamlı askeri üniforması vardı. Göğsündeki 'Karahanlı' nakışı adeta gözüme batıyordu. İçimdeki koruyucu güdü aniden şahlandı. Kanımın beynime sıçradığını hissettim. Ayşenur benim çocukluk arkadaşımdı, kardeşimdi. O adamın benim yüzümden Ayşenur’a baskı kurmasına, emreden o sert sesiyle üzerine yürümesine asla izin veremezdim! Adımlarımı sertleştirdim, topuklarımın çıkardığı ses koridorda çınladı. "Ayşenur? Ne oluyor burada?" dedim, sesimin soğukluğunu ve mesafesini gizleme gereği duymadan. Ayşenur hızla bana döndü, hafifçe paniklemişti. "Hiç Dilara... ben de Yüzbaşı ile hastane prosedürlerini..." "Yüzbaşı ile konuşacak bir şeyimiz yok," dedim ve sözünü kestim. Bakışlarımı Ayşenur’dan çekip doğrudan Metehan’ın o koyu kahverengi, sert ve derin gözlerine diktim. Metehan da aynı sertlikle, tek bir milim bile kırpmadan gözlerimin içine baktı. Aradaki o görünmez elektrik alanı bir anda koridoru kapladı sanki. Havanın ağırlaştığını, oksijenin azaldığını hissettim. Ayşenur’un koluna hafifçe dokunup onu arkama doğru çektim. "İşimizin başına dönelim Ayşenur. Yüzbaşı Karahanlı zaten hastasının durumunu öğrenip gidecektir." Metehan Karahanlı, benim bu buz gibi ve kestirip atan tavrıma karşı dudaklarının kenarını hafifçe kıvırdı. Bir tebessüm değildi bu; bildiğin meydan…

Bölümün tamamını WritePad'de oku