28. BÖLÜM: YAYLADA İLK ŞAFAK VE YENİ BİR FIRTINA
Yazar: zeynep ay

28. BÖLÜM: YAYLADA İLK ŞAFAK VE YENİ BİR FIRTINA METEHAN KARAHANLI Ayder Yaylası’nın üzerini kaplayan sis, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte yavaşça vadiye doğru süzülüyordu. Taş ve ahşap karışımı yayla evinin balkonuna çıktığımda, ciğerlerime dolan o çam kokulu, buz gibi Karadeniz havası zihnimi tamamen berraklaştırdı. Üzerimde gri bir kazak ve askeri pantolonum vardı. Şafak vakti askeri bir alışkanlıktı benim için; vücudum yıllardır alıştığı o biyolojik saatle, güneş doğmadan hemen önce beni ayağa dikerdi. Fakat bu sabah, o uyanışların hiçbirine benzemiyordu. Arkamdaki ahşap kapı gıcırtıyla açıldı. Üzerine aldığı kalın örgü hırkaya sarınmış, saçları omuzlarına serbestçe dökülmüş halde Dilara balkona adım attı. Üşümüş olmalı ki kollarını kendine sarmıştı ama gözlerinde o huzurlu, uykulu tebessüm vardı. "Yine sabahın köründe ayaktasın Yüzbaşı," dedi, sesi sabahın sessizliğinde buğulu ve tatlı bir melodi gibi yayılarak. "Asker saati hiç şaşmıyor değil mi?" Sessizce yanına yaklaştım. Arkasından dolanıp kollarımı beline sardım, başımı çenesinin üzerine koyup kokusunu içime çektim. Bu koku; baticon, ameliyathane ve Rize’nin o taze dağ havanın karışımı, benim dünyadaki tek huzur kaynağımdı. "Dağda şafak vakti uyanmazsan, nöbetçi seni değil, düşman seni uyandırır Doktor," dedim kulağına fısıldayarak. "Ama artık fırtınaları değil, senin nefesini dinleyerek uyanıyorum. Buna alışmak benim için en güzel rütbe." Dilara ellerini belindeki ellerimin üzerine koydu. Parmaklarımızdaki o eşleşen yüzükler ahşap korkuluğun üzerinde parıldadı. "Rize’ye ilk geldiğimde," dedi gözlerini vadiyi kaplayan beyaz sis denizine dikerek. "Bu dağların insanı yutan, hapseden bir yer olduğunu düşünmüştüm. Gri, kasvetli ve acımasız... Ama şimdi bakıyorum da, meğer bu dağlar insanı saklıyormuş Metehan. İçindeki o kocaman sevgiyi saklamak için bu kadar heybetliymiş." "Bu dağlar adamını bilir Dilara," dedim, onu kendime doğru çevirip gözlerinin içine bakarak. "Sert adama sert yüzünü gösterir, senin gibi şifa dağıtan narin bir kadına ise sığınak olur." Tam o sırada yayla evinin altındaki patika yoldan bir askeri aracın motor sesi yükseldi. Tırmanan Land Rover’ın üzerindeki Türk bayrağını ve karargâh plakasını gördüğümde içimdeki o komutan dörttörnek ayağa kalktı. Dilara’nın da gözlerindeki o huzurlu ifade bir anda yerini hafif bir tedirginliğe bıraktı. Belindeki ellerimi yavaşça gevşettim. Cip ahşap evin önünde durdu. İçinden çıkan Murat Üsteğmen, üzerindeki kamuflajı ve ciddi yüz ifadesiyle merdivenleri tırmandı. Balkonun altına gelip selam durdu. "Komutanım! Rahatsız ettiğim için bağışlayın." "Rapor et Murat," dedim balkondan aşağı bakarak. Sesim anında o çelik gibi sert komutan tonuna bürünmüştü. "Komutanım, Düzköy kırsalında sivil bir iş makinesi çalışma yaparken eski bir patlayıcıya denk gelmiş. Bölgede göçük var ve iki köylü kayaların altında kalmış. Arama kurtarma ekipleri intikal ediyor ancak bölge dik kayalık olduğu için askeri dağcı timine ve acil tıbbi müdahaleye ihtiyaç var. Cevdet Albay izin gününüzde olduğunuzu biliyor fakat bölgeyi sizden iyi bilen yok..." Dilara hemen öne çıktı. "Yaralıların durumu nasıl Üsteğmen?" "İçlerinden birinin bacağı kayaların arasında kalmış Doktor Hanım, durum kritik denildi. Zamanla yarışılıyor." Dilara bana döndü. Gözlerindeki o uykulu mahmurluk gitmiş, yerine o idealist, gözü pek cerrah gelmişti. Hırkasının önünü ilikledi. "Ben de geliyorum," dedi hiç tereddüt etmeden. "Dilara, sen izinlisin. Hastaneden başka bir ekip sevk ederler—" "Metehan," dedi sözümü keserek. Elimi tuttu ve gözlerimin içine bükülmez bir iradeyle baktı. "Sen o dağlarda komutansan, ben de bu bölgenin cerrahıyım. O adamın bacağını kayaların altında kaybetmesine izin veremem. Ayrıca... Sen nereden kurtarma yapıyorsan, ben orada müdahale edeceğim. Biz böyle söz vermedik mi?" Gözlerimdeki o gururu saklayamadım. Dudaklarımda mağrur bir tebessüm belirdi. "Hazırlan o zaman Doktor," dedim. "Poyraz Timi seni bekler." DİLARA ÖZTÜRK Askeri cip, Düzköy’ün virajl…