23. BÖLÜM: MAVİ NÖBET VE FIRTINANIN SESİ
Yazar: zeynep ay

23. BÖLÜM: MAVİ NÖBET VE FIRTINANIN SESİ DİLARA ÖZTÜRK Karargâhtaki madalya töreninden sonra Rize Limanı’nda içtiğimiz o akşam çayının üzerinden iki hafta geçmişti. İki hafta... Bir cerrah için zaman genellikle ameliyathane lambalarının altında dakikalarla, acil servisteki siren sesleriyle veya hasta monitörlerindeki ritimlerle ölçülürdü. Fakat şimdi zamanı, Metehan’ın her akşam nöbet çıkışında hastane kapısında beliren heybetli gölgesiyle, bana cebinden çıkarıp uzattığı küçük bir dağ çiçeğiyle ya da telsizden sızan o güven verici, pes sesiyle ölçüyordum. Rize Devlet Hastanesi’nin 3. katındaki doktor odasının penceresinden dışarıya baktım. Yağmur yine Rize’nin klasik hırçınlığıyla camları dövüyordu. Karadeniz kapkaraya dönmüş, köpüklü dalgalar limandaki beton mendireği dövüp duruyordu. "Yine fırtına geliyor," dedi arkamdan gelen Ayşenur. Elindeki iki kahve kupasından birini masama bıraktı. "Hocam, Yüzbaşı bu akşam nöbetçi mi karargâhta?" "Hayır," dedim gözlerimi dışarıdaki fırtınadan ayırmadan. Kahveden bir yudum aldım. "Bu akşam Devriye Ekipleriyle birlikte Güneyce bölgesindeki arama-tarama faaliyetini yürütüyorlar. Gece yarısına doğru döneceklerini söyledi." Ayşenur bıyık altından gülümsedi. "Söyledi demek... Eskiden acilde 'Bu Yüzbaşı yine hangi kuralı çiğnedi?' diye çatık kaşla gezen Doktor Dilara Hanım, şimdi Yüzbaşı’nın devriye saatlerini ezbere biliyor. Zamana bak sen!" Başımı çevirip Ayşenur’a bir "Ciddi ol" bakışı attım ama dudaklarımın kenarındaki tebessümü saklayamadım. "Ayşenur, adam ameliyatımdan çıktı. Bir hekim olarak hastamın takibini yapıyorum, suç mu?" "Tabii tabii, kesinlikle hekim takibi," dedi Ayşenur kıkırdayarak. "O yüzden mi masanın üzerindeki o mavi kardelene gözün gibi bakıyorsun?" Cevap vermeme fırsat kalmadan acil servisin dahili telefonu çaldı. Ahizeyi hızla kaldırdım. "Dr. Dilara Öztürk." "Dilara Hocam, ben acil sorumlu hemşiresi Songül. İkizdere yolunda askeri devriye aracıyla sivil bir minibüsün karıştığı bir kaza ihbarı geldi. Hava şartları çok kötü, araçlardan biri şarampole kaymış. Komutandan bilgi geldi, yaralıları buraya sevk ediyorlar!" Kalbim bir anlığına boğazımda attı. "Askeri devriye mi? Hangi birlik Songül?!" "Poyraz Timi denildi Hocam, ama net bilgi yok..." Ahize elinde donakaldım. Zihnimdeki bütün profesyonel duvarlar tek bir saniyede tuzla buz oldu. Metehan... İkizdere yolu, arama-tarama faaliyeti... "Dilara! İyi misin?" Ayşenur kolumdan tuttu. "Hemen acili boşaltın," dedim sesimin titremesini engellemeye çalışarak. Önlüğümün düğmelerini iliklerken adımlarım hızlandı. "1. ve 2. travma odalarını hazırlayın. Bütün cerrahi ekibi ayağa kaldırın. Çabuk!" METEHAN KARAHANLI İkizdere yolunda yağmur, yeri göğü birbirine katıyordu. Çamurlu şarampolün kenarında, MPT-76’mı omzuma asmış, belime kadar çamura batmış vaziyette halatı minibüsün tamponuna bağlamaya çalışıyordum. Askeri devriye aracımız kazaya karışmamıştı; ancak önümüzde seyreden sivil dolmuş, aşırı yağış nedeniyle kayan toprak birikintisine çarparak şarampole yuvarlanmak üzereydi. "Murat! Demir! Halatı sağ taraftaki ağaca bağlayın! Süratle!" diye bağırdım rüzgârın ve uğultunun ortasında. "Emredersiniz komutanım!" İçeride üç sivil vatandaş vardı; biri yaşlı bir kadın, ikisi ise çay toplayan işçilerdi. Araç eğimli arazide her an yüz metre aşağıdaki dereye uçabilirdi. Göğsümdeki dikişler bu amansız çamur ve kuvvet mücadelesinde zonkluyordu ama acıyı hissetmeyecek kadar adrenalin doluydum. "Komutanım! Halat gerildi, tutuyoruz!" dedi Zafer. Minibüsün kapısını levye ile kırıp içerideki yaralıları tek tek dışarı çıkardık. Yaşlı kadını kucağıma alıp yukarı, asfalt yola doğru taşırken ayağım kaydı ama dizimi yere vurarak dengemi sağladım. Kadını ambulansa teslim ettiğimizde saat gece yarısı 01:30’u geçiyordu. "Komutanım, kaza yapan sivillerde kırıklar var, hastaneye sevk edildiler," dedi Murat, yüzündeki çamurları silerek. "Bizim çocuklarda şükür bir şey yok. Ama sizin göğsünüz..." Siyah askeri yağmurluğumun önünü açtım. Çamur ve yağmur su…