21. BÖLÜM: SAVAŞIN KANUNU, KALBİN HÜKMÜ
Yazar: zeynep ay

21. BÖLÜM: SAVAŞIN KANUNU, KALBİN HÜKMÜ DİLARA ÖZTÜRK Hastane odasındaki masamın üzerinde duran telefonun ekranı karardığında, gözlerimi mesajdan ayıramadım. "Akşama operasyon ihtimali var. Kendine dikkat et." Sadece birkaç kelimelik bu mesaj, göğsümün ortasına kaskatı bir taş gibi oturdu. Daha birkaç saat önce Pokut’un o puslu seyir terasında, fırtınanın ortasında ellerimi tutan, "Bu Karadeniz fırtınası beni o dağlarda vuramadıysa, sebebi senin o limanın olmasıdır" diyen adam, yine o ölümcül coğrafyanın kucağına yürüyordu. Ameliyat masasında göğsünü açıp şarapnel parçasını çıkardığım günün üzerinden sadece dört gün geçmişti. Dikişleri bile henüz taze, dokuları tam olarak kaynamamıştı. "Dilara Hocam, acile iki araçlık trafik kazası vakası geliyor! Süratle aşağı inmemiz lazım!" Dr. Ecrin’in kapıyı aniden açarak bağırmasıyla zihnimdeki bütün kişisel kaygıları kilitli bir sandığa hapsettim. Bir cerrahın lüksü yoktu; duygularını ameliyathane kapısının dışında bırakmak zorundaydı. "Geliyorum Ecrin," dedim ayağa kalkarak. Gözüm masanın kenarındaki küçük kırmızı kutuya ve içindeki mavi kardelene kaydı. Çantama atmak yerine masanın tam ortasına, her an görebileceğim bir yere bıraktım. Bir hekim önlüğümü üzerime geçirip merdivenlere doğru koşar adım ilerledim. Acil servis her zamanki gibi bir ana baba günüydü. Ambulansların siren sesleri, sedye tekerleklerinin gıcırtısı ve acil tıp teknisyenlerinin bağırışları birbirine karışıyordu. Önüme gelen ilk hastaya müdahale ederken, neşteri tutan parmaklarımın bir an bile titremediğini fark ettim. Zihnimde tek bir cümle dönüp duruyordu: İşini yap Dilara. O kendi savaşını veriyor, sen kendi savaşını ver. Gecenin ilerleyen saatlerine kadar kesintisiz üç ameliyata girdim. Kan kokusu, koter cihazının dumanı ve monoton biplemeler saatlerce etrafımı sarmaladı. Ameliyathaneden çıkıp ellerimi yıkadığımda saat gece yarısı 02:15’i gösteriyordu. Mermer lavabonun üzerindeki aynaya baktım. Yüzüm kireç gibiydi, yeşil ameliyat bonesinin altından dökülen saçlarım şakaklarıma yapışmıştı. Ama fiziksel yorgunluk umurumda değildi. Aklım, Rize’nin kuzeydoğusundaki o sarp, karanlık dağlardaydı. Dışarıda sağanak bir yağmur başladı. Camlara vuran damlaların sesi, sanki dağlardaki bir çatışmanın fısıltısı gibiydi. Doktor odasına dönüp hemen telefonumu elime aldım. Hiçbir mesaj, hiçbir arama yoktu. Metehan’dan haber yoktu. Penceremden dışarıya, karanlığa gömülmüş Kaçkar Dağları’na baktım. "Sağ salim döneceksin Metehan Karahanlı," dedim fısıltıyla, cama değen soğuk nefesimin buğusunda. "O dikişleri patlatmadan, o sözü bozmadan döneceksin..." METEHAN KARAHANLI Rüzgâr, Yüksek Tepe bölgesinin kayalıklarında bıçak gibi keskin esiyordu. Gece yarısı saat 03:00’te, rakımı iki bin altı yüz metreyi bulan bu ıssız sırtta, Poyraz Timi ile birlikte kayalıkların arasına sızmış vaziyetteydik. Yağmur, poyrazın etkisiyle dikey değil, adeta yatay bir şekilde yüzümüze kamçı gibi vuruyordu. Siyah kamuflajlarımız ıslanmış, postallarımızın bastığı çamurlu zemin her adımda bizi geri çekmeye çalışıyordu. Göğsümdeki ameliyat yeri, her derin nefes alışımda veya ani harekette içten içe yanıyordu. Ama ben o sızıyı çoktan yok saymıştım. "Komutanım," dedi Murat alçak sesle, telsiz kulaklığından fısıldayarak. Yanımda, bir kayanın kuytusunda termal kamerayla vadiyi tarıyordu. "Hedef unsur saat iki yönündeki mağara girişinde tespit edildi. Dört kişiler. Mühimmat aktarımı yapıyorlar." "Anlaşıldı," dedim. Termal dürbünü gözüme yaklaştırdım. Kırmızı-sarı ısı imzaları karanlığın ortasında net bir şekilde belirdi. "Demir, Zafer... Siz sağ kanattan sızın. Mağara arkasındaki kaçış rotasını tutun. Samet, sen sol kanattasın. Murat benimle kalıyor." "Emredersiniz komutanım!" Tim bir yılan gibi sessizce kayalıkların arasında dağıldı. Poyraz Timi bu dağların öz evladıydı; hangi taşın arkasında nasıl saklanacağını, rüzgârın sesini nasıl kendi avantajına kullanacağını çok iyi bilirdi. Geceyi yırtan ilk kurşun sesi sol kanattan gelmedi. Karşı kayalıktan beklenmedik…