20. BÖLÜM: SISIN ARDINDAKİ GÜNEŞ
Yazar: zeynep ay

20. BÖLÜM: SISIN ARDINDAKİ GÜNEŞ DİLARA ÖZTÜRK Gözlerimi açtığımda, sisin yerini yavaş yavaş sabahın ilk ışıklarına bıraktığını gördüm. Seyir terasındaki ahşap bankta, Metehan’ın omzuna yaslanmış vaziyetteydim. Omuzlarımıza serdiği kalın askeri battaniye ikimizi de dağ ayazından korumuş, gecenin o keskin soğuğunu aramızdaki sıcaklıkla eritip bitirmişti. Metehan’ın düzenli nefes alıp verişini göğsümde hissediyordum. Sağ eli, battaniyenin altında benim elimi kenetlemişti. Parmakları o kadar sıkı ve korumacı duruyordu ki, sanki uykusunda bile beni bir yere bırakmaya niyeti yoktu. Yavaşça başımı kaldırıp yüzüne baktım. Uykudayken bile alnındaki o hafif çatma çizgisi kaybolmamıştı. Çenesindeki kirlisakal, şakaklarındaki birkaç tel beyaz ve ameliyat ettiğim sol tarafının getirdiği o hafif yorgunluk... Karşımda duran adam, Türkiye’nin en tehlikeli sınır hatlarında Poyraz Timi’ni sevk eden komutandı ama şu an benim yanımda, sadece silahlarını ve zırhını bir kenara bırakmış yaralı bir adamdı. Hafifçe kıpırdadığımda Metehan’ın göz kapakları anında aralandı. Bir askerin refleksleriyle uyanmıştı ama bakışları beni bulduğu an o sert gözbebekleri yumuşadı. "Uyandırdım mı?" dedim fısıltıyla. Sesim sabahın serinliğinde buğulanıyordu. "Yok," dedi Metehan, sesindeki o sabah kuruluğu ve pes tonla. Eldivenli eliyle elimi biraz daha sıktı. "Ben zaten uzun zamandır böyle derin uyumamıştım Doktor. Senin yanında dağlar bile ses çıkarmıyor sanki." Dudaklarımda beliren gülücüğe engel olamadım. "Dağlar ses çıkarmıyor çünkü sis hepsini yuttu Yüzbaşı. Bak, güneş doğuyor." Ufukta, Kaçkarlar’ın karlı zirvelerine vuran turuncu ve kızıl ışıklar belirmeye başlamıştı. Sis vadinin diplerine doğru çekiliyor, Rize’nin o balta girmemiş bal baltası yeşili çam ormanları birer birer ortaya çıkıyordu. Metehan yavaşça doğruldu. Göğsünü tutarak hafifçe soluklandı ama yüzünü buruşturmamaya çalıştı. "Canın acıyor," dedim hemen ayağa kalkarak. "Metehan, gece boyunca burada kaldık! Dikişlerin soğuk aldı kesin. Hemen aşağı inip seni kontrol etmem lazım." Metehan elimden tutup beni kendine doğru çekti. Beni tekrar banka, yanına oturttu. Bakışları o kadar netti ki, bir an hekim kimliğim bu otoritenin karşısında büküldü. "Ben gayet iyiyim Dilara," dedi, gözlerimin içine bakarak. "Sadece... Bu anın bitmesini istemiyorum. Karargâha döndüğüm an telefonlar çalmaya başlayacak. Operasyon raporları, yeni devriyeler, sınır kapısındaki hareketlilik... Beni yine dağlara çağıracaklar." Gözlerimdeki o endişe kırıntısını gizleyemedim. Elimi onun yanağına koydum. "Yine gideceksin yani?" "Gideceğim," dedi Metehan sakince. "Bu vatanın fırtınası bitmez Dilara. Ama artık bir fark var." "Ne farkı?" Eğilip alnımı alnına yasladı. İkimizin de nefesi birbirine karışıyordu. "Artık arkamda beni bekleyen bir liman var. O dağlara çıkarken tek parçaya dönmek için bir sebebim daha var." İçimdeki bütün savunma mekanizmaları tamamen çöktü. Başımı omzuna koydum, ellerimi beline sararken dikişlerine baskı yapmamaya özen gösterdim. "Sağ salim döneceksin Metehan Karahanlı," dedim bir emir gibi. "Yoksa o acil servisi sana dar ederim." Metehan alçak sesle güldü. "Emredersiniz Komutanım." METEHAN KARAHANLI İki saat sonra Land Rover’ı Dilara’nın lojmanının önüne park ettim. Aşağı inerken havadaki nem yerini güneşli bir Karadeniz sabahına bırakmıştı. Arabadan inip onun kapısını açtım. Dilara termosu ve çantasını alıp arabadan indi. İkimiz de lojmanın ahşap merdivenlerinin önünde durduk. Aramızda o vedalaşmanın getirdiği garip, ağır bir sessizlik oluştu. "Pansumanlarını aksatma," dedi Dilara, hekim kimliğine bürünmeye çalışarak. "Yarın sabah servise gel, dikişlerini kontrol edeceğim. Ve kesinlikle ağır bir şey kaldırmıyorsun." "Tamamdır Doktor Hanım," dedim dudaklarımı kıvırarak. "Başka bir emriniz var mı?" Dilara bir adım yaklaştı. Parmaklarının ucuyla deri ceketimin yakasını düzeltti. "Kendine dikkat et Metehan. Bu sadece hekim tavsiyesi değil." Gözlerinin içine baktım. Sağ elimi kaldırıp mürdüm rengine dönmüş eşarb…