2. BÖLÜM: SIS VE MÜHÜRLÜ KAPILAR
Yazar: zeynep ay

Rize’de sabah, dağların tepesine çöken gri ve nemli bir sis tabakasıyla başlardı. Güneş kendisini kolay kolay göstermez, Karadeniz’in o nemli soğuğu insanın kemiklerine sızardı. Dilara, sabahın ilk ışıklarıyla uyanıp pencereye doğru yürüdü. Camı hafifçe araladığında içeri dolan çam ve deniz kokusu yüzünü yalamıştı. Dün acil serviste yaşanan o sert karşılaşmanın üzerinden yirmi dört saat bile geçmemişti ama zihni hâlâ Yüzbaşı Metehan Karahanlı’nın o baskıcı, emreden tavrına ve ardından sinirlenince bir anda Karadeniz şivesine kayan gür sesine takılıyordu. Dilara hayatı boyunca kimseden emir almamıştı; hele ki kendi görev alanında, tıp etiğini hiçe sayan bir askerin ona ne yapması gerektiğini söylemesine asla izin vermezdi. Özenle katladığı koyu yeşil kumaş eşarbını iğneleyip üzerini düzeltti. İçerideki mutfaktan buram buram taze demlenmiş çay kokusu geliyordu. "Yine kime çatık bakıyorsun sen bakayım?" Mutfaktan elinde iki çay bardağıyla çıkan Ayşenur, siyah eşarbını düzeltip Dilara’nın yanına yaklaştı. Bardaklardan birini ona uzatırken gülümsedi. "Sabahın yedisinde gözlerinden alev çıkıyor Dilara. Dün akşamki Yüzbaşı’yı mı düşünüyorsun yoksa?" Dilara çayından bir yudum alıp başını salladı. "Düşünmüyorum Ayşenur, sadece insanların mesleklerini caka satmak için kullanmasından nefret ediyorum. Adam gelmiş acil servise, 'Benim askerim, Poyraz Timi!' diye gürlüyor. Tıpta rütbe işlemez, bunu öğrenecek." Ayşenur bir sandalye çekip oturdu. "Haklısın, üslubu çok sertti ama kabul et, adamların yaşadığı da kolay değil. Dağdan, çatışmanın ortasından gelmişler. Askeri kanlar içinde. Adamın Rizeli olduğu her halinden belliydi zaten; öfkelenince aksanı bir kaydı ki, 'uyha' filan dedi, ben ne diyeceğimi şaşırdım valla." "Rizeli olması veya komutan olması bana bağırma hakkı vermez," dedi Dilara net bir sesle. "Ayrıca biz de keyfimizden orada oturmuyoruz. Her neyse, Ecrin uyandı mı? Bugün serviste işimiz başımızdan aşkın olacak." "Ecrin çoktan hazırlanmış, Poliklinik binasına geçmiş bile," dedi Ayşenur. "Hadi biz de çıkalım." Aynı saatlerde, Rize’nin yüksek kesimlerinde yer alan İl Jandarma Komutanlığı ve Özel Kuvvetler Birlik Karargâhı’nda da tempo çoktan yükselmişti. Poyraz Timi’nin dinlenme odasında ağır bir çay kokusu ve nefti yeşil kamuflajların bıraktığı askeri disiplin havası hâkimdi. Dün gece ameliyat edilen tim personeli Uzman Çavuş Burak’ın durumu iyiydi ama tim genel olarak gergindi. Üsteğmen Murat, elindeki çay bardağını masaya bırakıp köşede haritayı inceleyen Yüzbaşı Metehan Karahanlı’ya baktı. Metehan, koyu kahverengi gözleri, çene kemiklerinin sertliği ve geniş omuzlarıyla etrafına adeta görünmez bir duvar örüyordu. "Komutanım," dedi Murat dikkatle. "Hastaneyle konuştum. Burak’ı normal servise almışlar. Enfeksiyon riski yokmuş, iki güne taburcu ederiz dediler." Metehan başını haritadan kaldırmadı. "Doktor ne dedi?" Murat hafifçe yutkundu. "Hangi doktor komutanım? Dünkü... sert çıkan doktor hanım mı?" Metehan gözlerini yavaşça haritadan çekip Murat’a dikti. Bakışlarındaki tek bir kıvılcım bile odadaki havanın buz kesmesine yetti. "Tıbbi durumu diyorum Murat. Başka kim olacak?" "Şey... Doktor Dilara Hanım takip ediyormuş ameliyat sonrası sürecini. Durumu gayet iyiymiş. 'Gerekli açıklamayı dün akşam yaptım, sürekli arayıp meşgul etmesinler' demiş hemşirelere." Metehan’ın kaşları aniden çatıldı. Dişlerini birbirine bastırdı. Dün acil serviste kendisine soğuk bir İstanbul Türkçesiyle ayar veren, ardından tek bir milim dahi geri adım atmayan o tesettürlü kadın doktor zihninde yeniden canlandı. Metehan Karahanlı, Rize’nin köklü ailelerinden birine mensuptu; dağda, karargâhta ve memleketinde herkes onun sözüne saygı duyardı. Ama bu doktor kadının gözlerindeki o korkusuz, hatta meydan okuyan bakış Metehan’ın damarına basmayı başarmıştı. "Lafa bak," diye mırıldandı Metehan, sesi bir anda Rize ağzına kayarak. "Sanki biz çok meraklıyuz onunla konuşmaya! İşini yapsın yeter, laf yetiştirmesin bize!" Astsubay Zafer gülmemek için dudaklarını ıs…