17. BÖLÜM: GECE NÖBETİ VE SESSİZ ANLAŞMA
Yazar: zeynep ay

17. BÖLÜM: GECE NÖBETİ VE SESSİZ ANLAŞMA DİLARA ÖZTÜRK Cerrahi servisinin koridorundaki sessizlik, gece yarısını çoktan geçtiğimizi haber veriyordu. Duvardaki dijital saat 02:40’ı gösterdiğinde acil müdahale odasındaki reçeteleri düzenlemeyi bitirip dosyaları kucağıma aldım. Normalde bu saatte nöbetçi hekim odasında dinleniyor olmam gerekirdi. Fakat ayaklarım beni kontrolüm dışında, 3. katın en sonundaki 304 numaralı odaya doğru sürüklüyordu. "İyileşin Yüzbaşı... Önce o yataktan kendi ayaklarınızla, tamamen iyileşerek çıkacaksınız." Gündüz ona söylediğim o sözler, odadan çıktıktan sonra saatlerce zihnimde yankılanmıştı. Karadeniz’in o inatçı, boyun eğmez komutanı ilk defa bir başkasının iradesine teslim olmuş gibiydi. Ya da ben öyle sanıyordum. Odanın kapısına gelip hafifçe araladım. İçeride sadece yatak başındaki gece lambasının loş, sarı ışığı yanıyordu. Metehan uyumuyordu. Sırtını arkasındaki yastıklara yaslamış, pencereden dışarıya, Rize’nin karanlık siluetine bakıyordu. Siyah askeri tişörtünün açıkta bıraktığı sol omzundaki bandajlar loş ışıkta belirgindi. Kapının açıldığını duyunca başını yavaşça bana doğru çevirdi. O koyu kahverengi gözleri hemen beni buldu. "Uyuyamadınız mı Yüzbaşı?" dedim, içeriye sessiz adımlarla girip kapıyı arkamdan hafifçe kapatırken. "Dağda alışmışız Doktor Hanım," dedi Metehan. Sesi gecenin sessizliğinde derinden, pes ve pürüzsüz geliyordu. "Nöbet saati geldi mi göz kapakları kendiliğinden açılır. Ağrı da cabası." "Ağrı kesici dozunu artırabiliriz," dedim yatağın yanındaki monitöre ve serum askısına yaklaşarak. Elimi serumun ayar düğmesine uzattım. "Gerek yok," dedi Metehan aniden. Sesindeki kararlılık elimi havada durdurdu. Bakışlarım onun yüzüne kaydı. "Ağrı insana hayatta olduğunu hatırlatır. Hem... Kimyasallarla uyumak istemiyorum." "Yara iyileşmesi için uyku şart," dedim hekim üslubumu korumaya çalışarak. Ama aramızdaki loş ışık ve gecenin getirdiği o garip mahremiyet, aramıza ördüğüm mesafeyi eritip bitiriyordu. Metehan gözlerini gözlerimden ayırmadan hafifçe yana kaydı. "İlaçla uyuyacağıma, seninle iki kelam ederim daha iyi. Oturmaz mısın?" Yatağın kenarındaki boş sandalyeyi gösteriyordu. Bir an duraksadım. Bir hekimin gece yarısı hastasının odasında oturup sohbet etmesi hastane prosedürlerine pek uygun değildi. Ama karşımdaki adam Yüzbaşı Metehan Karahanlı’ydı ve onunla kurduğum bu görünmez bağ, bütün prosedürleri geçersiz kılıyordu. Sessizce sandalyeyi çekip oturdum. Mürdüm rengi krep eşarbımın iğnesini düzelttim. "Ne konuşacağız Yüzbaşı?" dedim, hafif bir tebessümü gizlemeye çalışarak. "Askeri stratejiler mi, yoksa Rize’nin bitmek bilmeyen fırtınaları mı?" Metehan hafifçe güldü. O göğsünden gelen alçak kahkaha odada yankılandı ama anında dikişlerini tutarak yüzünü buruşturdu. "Gülme," dedim hemen öne doğru eğilerek. "Dikişlerini zorlayacaksın." "Sen böylesine iğneleyici konuşurken gülmemek elde mi?" dedi Metehan, soluklanarak. Gözleri yüzümün her bir detayında gezindi. "İstanbul’dan Rize’ye nasıl düştün Doktor? Senin gibi fırtınalı bir kadının bu sakin deniz şehrinde ne işi var?" Gözlerimi pencereden dışarıya kaydırdım. "Tıp fakültesi bitti, kura çekildi ve kendimi Rize State Hospital’da buldum. Hikâye bu kadar basit. Sakin dediğin şehir de pek sakin sayılmaz hani... Geldiğimden beri ne sağanak yağmur bitti ne de sizin Poyraz Timi’nin vakaları." "Poyraz Timi hayatına renk kattı desene," dedi Metehan dudaklarının kenarını kıvırarak. "Stres kattı desek daha doğru olur," diye karşılık verdim hemen. Çenemi dikleştirdim. "Özellikle de timin komutanı." Metehan’ın bakışları derinleşti. Yatakta hafifçe bana doğru eğildi. Aramızdaki mesafe bir anda kısaldı. "O komutan o gece ameliyat masasında yatarken ne hissettin Dilara?" Adımı ilk defa 'Doktor Hanım' ya da resmi unvanlar olmadan, yalın bir şekilde söyledi. 'Dilara' kelimesi onun o pes, Karadeniz şiveli sesinden çıktığında içimde bir yerler titredi. Nefesim boğazımda tıkandı. "Bir hekim ne hissederse onu hissettim," dedim sesimin titrememesi…