16. BÖLÜM: YARALARIN ARDINDAKİ İZLER
Yazar: zeynep ay

16. BÖLÜM: YARALARIN ARDINDAKİ İZLER DİLARA ÖZTÜRK Yoğun bakımın otomatik kapısı arkamdan kapandığında, sırtımı buz gibi duvara yaslayıp derin bir nefes aldım. Kalbim göğüs kafesimi yırtacakmış gibi atıyordu. "İyileşin Yüzbaşı... Çayın hesabını sonra keseriz." Ağzımdan dökülen o son kelimeler, haftalardır aramızda ördüğüm o çelikten duvarın ilk ciddi çatlağıydı. Kendimi ne kadar geride tutmaya çalışırsam çalışayım, ameliyathanede o kanlı şarapnel parçasını cımbızla kavradığım an anlamıştım: Bu adam benim için artık sadece Rize’ye atanmış rütbeli bir asker, bir vaka veya sıradan bir hasta değildi. Hayatı ellerimin arasındayken duyduğum o dehşet verici korku, hekimlik etiğinin çok ötesindeydi. "Dilara?" Ayşenur koridorun sonundan hızlı adımlarla yanıma geldi. Elinde iki bardak sıcak ıhlamur vardı. Yüzündeki endişe yerini meraklı bir incelemeye bırakmıştı. "Nasıl?" diye sordu, bardağın birini bana uzatırken. "Uyandı mı Yüzbaşı?" "Uyandı," dedim sesimi toparlamaya çalışarak. Bardağı iki elimle kavradım. "Bilinci açık, oryantasyonu tam. Hayati tehlikeyi atlattı. Yarın sabah servise alabiliriz." Ayşenur hafifçe gülümsedi, omzumu dürtükledi. "Peki sen nasılsın? Ameliyathaneden çıktığından beri kireç gibisin. Bütün tim dışarıda nöbet tutuyor biliyor musun? Murat Üsteğmen kapının önünden ayrılmadı." "Ben iyiyim Ayşenur, sadece yorgunum," dedim mesafemi korumaya çalışarak. "Ayrıca timin burada beklemesine gerek yok, enfeksiyon riskini artırıyorlar. Murat Üsteğmen’e söyle, askerleri karargâha götürsün. Ziyaret saatleri dışında kimseyi içeri alamayız." "Tamam tamam, söylerim Yüzbaşı’nın sert komutanı," dedi Ayşenur kıkırdayarak. "Ama adamlar seni kahraman ilan etti acilde, haberin olsun. 'Komutanımızı dağın tepesinden aldık, doktor hanım da Azrail’in elinden aldı' deyip duruyorlar." Başımı iki yana salladım ama içimdeki o gururlu kıpırtıyı engelleyemedim. METEHAN KARAHANLI Ertesi gün öğlene doğru yoğun bakımdan çıkarılıp 304 numaralı tek kişilik özel servise alındım. Göğsümdeki bandajlar her nefes alışımda canımı yakıyordu ama o ağrı, dağda aldığım yaranın değil; yatakta çakılı kalmanın verdiği huzursuzluğun ağrısıydı. Seruma bağlı kolumu hareket ettirmekte zorlanıyordum. Odanın kapısı çalınmadan pat diye açıldı. İçeriye elleri ceplerinde, çatık kaşlarıyla Cevdet Albay girdi. Arkasında Üsteğmen Murat hazır ol vaziyetinde bekliyordu. "Komutanım!" diyerek yatakta doğrulmaya çalıştım ama göğsümdeki keskin sızı yüzümü buruşturmama neden oldu. "Kımıldama Karahanlı!" dedi Cevdet Albay gür sesiyle, yatağın yanındaki sandalyeyi çekip otururken. "Gövdeni deldirmişsin, hâlâ esas duruş peşindesin. Nasılsın?" "İyiyim komutanım. Poyraz Timi zayiat vermedi, görev tamamlandı." "Görev tamamlandı evet," dedi Albay, bakışlarını üzerimde gezdirerek. "Ama sen az daha gidiyordun Metehan. Doktor Hanım olmasaydı o şarapnel seni o dağdan sağ indirtmezdi. Başhekimle konuştum, ameliyatın tam bir mucize olduğunu söyledi." Gözlerim istemsizce odanın kapısına kaydı. "Sorumluluğunu yaptı komutanım. İşinin ehli." Albay Cevdet bıyık altından hafifçe güldü. "Sadece işinin ehli değil, maşallah rütbe dinlemez bir hanımefendi. Az önce koridorda karşılaştık, 'Albayım, hastanın dinlenmesi gerekiyor, ziyaret süreniz beş dakika' diye beni odadan kovmaktan hallice uyardı." Dudaklarım hafifçe büküldü. "Ula Dilara..." diye geçirdim içimden. Koskoca Albay’a bile cerrahi servisin komutanı olduğunu hissettirmişti. "İstirahatini et," dedi Albay ayağa kalkarak. "Taburcu olana kadar görevden muafsn. Poyraz Timi Murat’a emanet. Kendine iyi bak Yüzbaşı." "Sağ olun komutanım!" Albay ve Murat çıktıktan kısa bir süre sonra odanın kapısı bu kez iki hafif tıkırtının ardından açıldı. İçeriye elinde hasta dosyasıyla Dr. Dilara Öztürk girdi. Üzerinde koyu lacivert bir takım, içinde beyaz gömleği ve her zamanki gibi kusursuz bir şekilde bağladığı mürdüm rengi krep eşarbı vardı. Saçının tek bir teli bile dışarıda değildi. Dün geceki o yorgun, gözleri yaşlı kadından eser kalmamıştı; karşımda yine o…