15. BÖLÜM: Bıçak Sırtında Aşk ve Yaşam
Yazar: zeynep ay

DİLARA ÖZTÜRK Ameliyathanenin çift kanatlı, gri metal kapıları ardımdan büyük bir gürültüyle kapandığında dışarıdaki dünyanın bütün uğultusu kesildi. Geride kalan tek şey; steril havanın o keskin, soğuk kokusu, medikal gazların fısıltısı ve monütörlerin o ritmik, insana zamanı unutturan biplemeleriydi. "Genel anestezi indüksiyonu tamamlandı Dilara Hocam," dedi Anestezi Uzmanı Dr. Selim. Sesinde alışılmadık bir gerginlik vardı. "Tansiyon 80/50, nabız 125, filiform. Süratle girmemiz lazım, sol ventrikül basıncı düşüyor." Ellerimi dezenfektanla dirseklerime kadar yıkarken gözlerimi aynadaki yansımamdan ayıramıyordum. Yeşil ameliyat bonesinin altından çıkan birkaç tutam saçımı şakaklarıma yapıştırmıştım. Gözlerimin altı mosmordu ama içimde panikten ziyade, daha önce hiç hissetmediğim kaskatı bir kararlılık vardı. O adam ölemezdi. Bana o çay bahçesinde meydan okuyan, fırtınanın ortasında şemsiyesini elime tutuşturup giden, acil servisin ortasına çay tepsisiyle dalan o hırçın Karadenizli... O dev cüsse bu soğuk ameliyat masasında, o yeşil örtülerin altında öylece cansız yatamazdı. "Steril eldivenleri verin," dedim. Sesim ameliyathanedeki her köşeye bir emir gibi yayıldı. Masanın başına geçtiğimde Metehan entübe edilmiş vaziyetteydi. O gür sesli, dağları deviren adam gitmiş; solunum cihazına bağlı, göğsü mekanik bir ritimle kalkıp inen bir hasta kalmıştı. Şarapnel parçası sol kaburganın altından girmiş, diyaframı sıyırarak dalak lojuna ve toraks boşluğuna doğru ilerlemişti. Beyaz ameliyat örtülerinin üzeri şimdiden kızıla boyanıyordu. "Neşter." Cerrahi bıçağın soğuk çeliği parmaklarımın arasına oturduğunda zihnimdeki bütün duygusal karmaşayı bir kenara itmek zorundaydım. Ben bir cerhtım. O ise benim hastamdı. Ama neşteri cildine temas ettirdiğim ilk an, parmak ucumdan kalbime doğru yıkıcı bir elektrik akımı yayıldı. "Koter... Aspiratör... Çabuk!" Doku katmanlarını birer birer geçerken iç içerideki kanama tahmin ettiğimden de fazlaydı. Şarapnel parçası ana damarlardan birini yırtmamıştı belki ama dalak alt kutbunda ciddi bir laserasyon yaratmıştı. Göğüs boşluğunda biriken kanı aspire ederken aspiratörün çıkardığı o foşurtu sesi ameliyathanedeki tek sesti. "Dilara, tansiyon düşüyor! 60/40!" diye bağırdı Selim. "İki ünite süspansiyon daha takın! Dopamin yükleyin!" "Hassas alandayım, sabret Selim!" dedim, sesimdeki titreşimi gizlemek için dişlerimi birbirine bastırarak. "Şarapnel parçası perikarda çok yakın. En ufak bir kaymada kalbi deleriz. Pens!" Parmaklarım kanın içinde şarapnel parçasının aradı. Zaman durmuştu. Saniyeler birer asır gibi geçiyordu. Anestezi cihazının alarmı ötmeye başladı. Bip-bip-bip-bip! "Hocam hastayı kaybediyoruz, ventriküler taşikardi!" "Susun!" diye bağırdım. Bütün ameliyathane ekibi bir anda buz kesti. "Kimse panik yapmayacak! O bu masadan kalkacak!" Gözlerimi kapattım. Tek bir derin nefes aldım. Zihnimde onun o gür sesi yankılandı: "Aklında kalsın ki, bir daha acil servisime geldiğinde kuralları kimin koyduğunu hatırlayın..." "Gördüm," dedim gözlerimi açarak. Metali hissetmiştim. Pensin ucuyla şarapnel parçasını milim milim, büyük bir hassasiyetle kavradım. Sert, pürüzlü, kanlı bir metal parçası... Bir milimetre solunda kalsaydı kalp zarını parçalayacaktı. Cerrahi pensi yukarı doğru çektiğimde metal parçasının tepsiy düşerken çıkardığı o tınn sesi ameliyathanede yankılandı. "Koterizasyon! Dokuyu dikiyoruz, hemen!" Kanama kontrol altına alındıkça monitorsöz cihazındaki o düzensiz biplemeler yavaşça ritmik bir düzene girmeye başladı. Tansiyon yükseldi: 90/60... 100/70... Dr. Selim derin bir nefes alıp alnındaki teri sildi. "Mucize gibi... Dilara, inanılmaz bir refleks. Adamı sınırın öte tarafından çekip aldın." Eldivenlerimi çıkarıp çöp kovasına attığımda ellerimin deli gibi titrediğini fark ettim. Masadaki adama baktım. Göğsü hâlâ düzenli bir şekilde kalkıp iniyordu. Yaşıyordu. "Yarayı kapatın," dedim ekibe dönerek. Sesim fısıltıdan halliceydi. "Yoğun bakıma alın. Bilinci açılana kadar kimse yanına girmeyecek…