14. BÖLÜM: BEYAZ CEHENNEM VE KIRMIZI LEKE
Yazar: zeynep ay

14. BÖLÜM: BEYAZ CEHENNEM VE KIRMIZI LEKE METEHAN KARAHANLI Elevit Yaylası’nın 2900 rakımlı sırtlarında rüzgâr esmiyor, adeta bir kılıç gibi adamın yüzünü kesip biçiyordu. Rize’nin aşağı vadilerinde yağmur yağıyordu belki ama burada, Kaçkar’ın doruklarında tipi bastırmıştı. Lapa lapa yağan kar, gözümüzün önünde beyaz bir duvar örmüştü. Görüş mesafesi yarım metreye kadar düşmüştü. Sırtımızdaki otuzar kiloluk çanta, göğsümüzdeki şarjörler ve elimizdeki silahlarla karı dize kadar yararak ilerlemeye çalışıyorduk. "Komutanım!" diye bağırdı Murat arkamdan. Tipi sesini yutuyordu. "Hava iyice bozdu! İlerideki eski yayla evine sığınmazsak donma tehlikesi var!" "Aralığı kapatın!" diye gürledim, sesimin timin her bir ferdine ulaşması için bağırarak. "Durmak yok! Sığınak bölgesi yayla evinin üç yüz metre yukarısında! Teröristler bu havayı fırsat bilip kaçmaya çalışacak!" Gözlüklerimin üzerindeki buğu sıyırıp tüfeğimi sıkıca kavradım. İçimdeki o hırçın Karadeniz damarı atıyordu ama bu kez içimde garip, adı konulamaz bir huzursuzluk da vardı. Aklıma Rize Devlet Hastanesi’nin o sıcak koridorları geliyordu. O mürdüm rengi eşarbıyla karşımda dimdik duran, bana hekimlik dersi vermeye çalışan Dr. Dilara Öztürk... Kendisine "Sağ salim dön" dediğimi hatırladım. O buz gibi bakışlarının arkasında saklamaya çalıştığı o endişeli kırıntıyı dün gece o doktor odasında görmüştüm. Ula Karahanlı... dedim kendi kendime. Seni bu dağda tipinin, merminin yıkamadığı yerde o kadının tek bir bakışı esir mi edecek? "Mevzi al!" diye bağırdı birden ön gruptaki Demir Astsubay. Aynı anda tipinin uğultusunu yırtan o kahpe ses yankılandı: Tak-tak-tak-tak! "Çapraz ateş!" diye gürledim kendimi karlı bir kayalığın arkusuna atarak. "Poyraz! Baskı ateşi! Murat, sağ kanattan sar!" Karların üzerinden kovanlar savrulurken, beyaz örtü mermi izleriyle delik deşik oluyordu. Karşı taraftaki sığınak grubunun son kalıntıları, hava şartlarını lehine çevirip bizi kapana kıstırmaya çalışıyordu. Tetiğe bastım. Karşımızdaki hedeflerden biri karın üzerine devrildi. Ancak tam o sırada, sol taraftaki kayalıkların arkasından açılan bir roketatar ateşi ortalığı cehenneme çevirdi. BUM! Karlar, kayalar ve çamur havaya savruldu. Basıncın etkisiyle geriye doğru savruldum. Sırtım sert bir kayaya çarptı. Gözlerim bir an için karardı, kulaklarımda uğursuz bir çınlama başladı. "Komutanım!" Murat’ın bağırışı çok uzaktan geliyormuş gibiydi. Hızla doğrulamaya çalıştım. Göğsümde yakıcı, derin bir sızı belirdi. Sol kaburgamın altına baktığımda, kamuflajımın beyaz karın üzerinde hızla yayılan koyu kırmızı bir lekeyle kaplandığını gördüm. Bir şarapnel parçası zırhı sıyırıp içeri girmişti. "Komutanım! Yaralandınız!" dedi Demir yanıma sürünerek gelerek. "Kapa çeneni Demir!" dedim dişlerimi sıkarak. Ağzıma metalik bir kan tadı geldi. "Bana bakma, hedefi imha edin! Bu dağdan tek bir hain canlı çıkmayacak!" Sol elimle kanayan yerime bastırdım. Görüşüm hafifçe bulanıklaşıyordu ama bilincimi kaybetmeye niyetim yoktu. O an, zihnimde fırtınayı yarıp geçen tek bir ses yankılandı: "Kendisine iyi baksın, acil servisimde yaralı bir komutan görmek istemiyorum." Dudaklarımdan kanlı bir tebessüm süzüldü. "Ula Doktor..." diye fısıldadım, tüfeğimi sağ elimle tekrar kavrarken. "Yine senin dediğin olmadı... Ama o acil servise kendi ayaklarımla geleceğim!" DİLARA ÖZTÜRK Saat gecenin üçüydü. Rize Devlet Hastanesi’nin acil servisi, dışarıdaki fırtınanın gürültüsüyle sarsılıyordu. Camlara vuran sert yağmur damlaları bir saniye bile durmuyordu. Gözüme bir damla uyku girmemişti. Doktor odasındaki sandalyede oturmuş, elimdeki soğumuş çay bardağını çevirip duruyordum. İçimdeki o amansız darlık bir türlü geçmiyordu. Göğsümün ortasına oturmuş ağır bir taş vardı sanki. Tam o sırada acil servisin siren sesleri fırtınanın uğultusunu yardı. Kırmızı ışıklar hastane bahçesinin ıslak camlarına yansırken, telsizden cızırtılı bir anons yükseldi: "112 Merkezden Rize Devlet Acil’e! Elevit hattından askeri helikopter pistine intikal var! Bir ağır, i…