11. BÖLÜM: SISIN İÇİNDEKI SES
Yazar: zeynep ay

METEHAN KARAHANLI Kaçkar Dağları’nın 2600 rakımlı Fırtına Deresi yukarı yatağında sis, göz kapağının üzerine inen katarakt gibiydi. Görüş mesafesi zaman zaman bir metreye kadar düşüyor, kayalardan süzülen buz gibi sular kamuflajın dikiş yerlerinden içeri sızıyordu. Sırtımı devasa bir çam ağacının ıslak gövdesine yasladım. Tüfeğin emniyeti açık, parmağım tetiğin korkuluğunda bekliyordum. Rakım yüksek, oksijen azdı. Ciğerlerime çektiğim her soğuk hava boğazımı bir bıçak gibi kesiyordu ama Poyraz Timi’nin tek bir adamı bile gıkını çıkarmıyordu. "Komutanım," fısıltısı geldi yan taraftaki kayalığın arkasından. Astsubay Demir’di. "Sol koldaki dereden ayak sesleri alıyoruz. Üç kişiler. Çapraz ateşe düşürmek için tam pozisyondalar." "Ateş serbest emri vermeden kimse parmağını tetiğe basmayacak," dedim, sesimi telsizin cızırtısını bastıracak kadar kısarak. "Sığınak kalıntısına ulaşmalarını bekliyoruz. Tam kapana girdiklerinde temizleyeceğiz." Sis vadide uğuldayarak esen rüzgârla hafifçe aralandı. O an üç karaltı göründü. Ellerinde kaleşnikoflarla kayalıkların arasından süzülüyorlardı. "Poyraz... Şimdi!" Tetiğe basmamla birlikte vadide cehennem koptu. Tak-tak-tak-tak! Görüşün sıfıra yakın olduğu o kayalıkta mermi kovanları çamura düşerken çıkan tss sesleri, çatışmanın gürültüsüne karışıyordu. Karadeniz’in bu sarp dağlarında savaşmak düz ovada savaşmaya benzemezdi. Bastığın taş kayarsa uçurumdan yuvarlanırdın; bir anlık dikkatsizlik hayatına mal olurdu. Terör unsurları neye uğradıklarını şaşırdı. On dakika süren yoğun baskı ateşinin ardından vadide yeniden sadece rüzgârın ve dereden akan suyun sesi kaldı. "Alan temiz komutanım!" dedi Demir, mevziden fırlayarak. Tüfeğimin namlusundan yükselen hafif dumanı sise doğru üfledim. Şakaklarımdan süzülen buz gibi ter çeneme birikmişti. Cebimdeki soğuk mermi kovanlarına gitti elim. Şu an Rize Devlet Hastanesi’nin o steril acil servisinde ne yapıyordu acaba? O yeşil eşarplı, mermer kadar soğuk ve dik doktor kadın... Şemsiyeyi masaya bırakırken ne söylemişti kim bilir? "Acil servisimde yaralı bir komutan görmek istemiyorum" demişti Murat’a. Bana laf yetiştirmeyi, meydan okumayı kurgusunun merkezine oturtmuştu. Gülümsedim. Yüzümdeki siyah kamuflaj boyasının altından belli belirsiz bir tebessüm geçti. "Ula Doktor..." diye fısıldadım dağın sisli rüzgârına doğru. "Sen iste yeter ki. Biz bu dağdan sağlam ineriz. Ama senin o buz tutmuş kalbini bu fırtına eritir mi, onu bilmem." "Komutanım bir şey mi dediniz?" dedi Demir yanıma yaklaşarak. "Geri çekilme emrini ver Demir," dedim ciddiyetle. "Poyraz görevi tamamladı. Karargâha dönüyoruz." DİLARA ÖZTÜRK Hastanenin acil servisinde saat gecenin birini gösteriyordu. Rize’de hava durulmuş gibi görünse dağlardan gelen o sert, uğultulu rüzgâr hastanenin pencerelerini tıkırdatmaya devam ediyordu. Masamın üzerindeki hasta dosyalarını incelerken aklım sürekli dağdaydı. Kendime kızıyordum. "Sene ne Dilara?" diyordum kendi kendime. "Sen bir hekimsin. Her gün yüzlerce asker, polis, sivil yaralı geliyor. Bir yüzbaşıyı neden bu kadar düşünüyorsun?" Ama o adam farklıydı. Kibriyle, Karadeniz şivesiyle, o fırtınalı gecede şemsiyeyi elime tutuşturup yağmurun altına dalışıyla zihnime bir çivi gibi çakılmıştı. "Dilara... Kahve içelim mi?" dedi Ayşenur içeri girerek. Yüzü yorgundu ama gözlerinde garip bir canlılık vardı. "Olur," dedim dosyayı kapatırken. "Poliklinik bugün çok yoğundu, başım çatlıyor." Ayşenur kahve kupalarını masaya bıraktı. Tam karşıma oturdu. Bakışlarını benden kaçırarak elindeki kupayla oynamaya başladı. "Ayşenur," dedim şüpheyle. "Yine bir şey saklıyorsun sen. Söyle bakalım." Ayşenur hafifçe kızardı. "Şey... Murat Üsteğmen mesaj attı." Kahvemden yudum alırken duraksadım. "Ne mesajı? Sen adama numaranı mı verdin?" "Hayır! Yani... Zafer Astsubay’ın taburcu işlemleri için grup kurulmuştu ya, oradan numaramı almış," dedi Ayşenur savunmaya geçerek. "Sadece... Görevin bittiğini, timin dağdan kayıpsız döndüğünü haber vermek istemiş." İçimde gün boyu asılı duran o a…