10. BÖLÜM: DUMANLI ZİRVELER VE DİK BAŞLAR
Yazar: zeynep ay

10. BÖLÜM: DUMANLI ZİRVELER VE DİK BAŞLAR METEHAN KARAHANLI Rize’nin yağmuru adamın iliğine işler. Ama o akşam üzerime boşanan o buz gibi Karadeniz sağanağı bile içimdeki o garip, ateş gibi yanan öfkeyi söndürmeye yetmemişti. Karargâha kadar yaya yürüdüm. Botlarım çamur içinde kalmıştı, montumdan süzülen sular nizamiye kapısındaki beton zemine göl gibi birikiyordu. Nöbetçi uzman çavuş beni o halde görünce hemen esas duruşa geçti: "Komutanım! Araç çağırsaydık, sırılsıklam olmuşsunuz!" "Gerek yok," dedim kestirip atarak. "Hava temiz, açıldım biraz." Açılmak mı? Ne açılması... Zihnim daha da bulanmıştı. Gözümün önünden gitmiyordu o halı. Islanmış kabanı, şakaklarına yapışmış o gri eşarbı, ters dönmüş şemsiyesiyle yokuşun ortasında bocalayışı... Ama o halde bile bana bakarken çenesini kaldırıp "Bana 'kızım' diyerek konuşamazsınız Yüzbaşı!" diye diklenmesi yok mu? Ula ben ona iyilik yapmaya çalışıyorum, fırtınada zatürre olmasın diye koca askeri şemsiyeyi eline tutuşturuyorum; hanımefendi hâlâ bana protokol dersi veriyor! Bir insan bu kadar mı gururlu, bu kadar mı eyvahsız olur? Ben dağda teröriste geri adım attırmış adamım, Rize’nin ortasında bir doktora söz geçiremiyorum. Odamın kapısını vurup içeri giren Üsteğmen Murat, elindeki dosyaları masaya bırakırken halimi görüp duraksadı. "Komutanım... Hayırdır, dereye mi düştünüz? Şemsiyeniz neredeydi?" Masanın arkasındaki sandalyeye çöküp botlarımı çözmeye başladım. "Şemsiye hastanede kaldı Murat. Çok kurcalama." Murat’ın yüzünde o sinir bozucu, her şeyi anlayan tebessümlerden biri belirdi. "Hangi hastanede komutanım? Mürdüm rengi eşarplı olan tarafta mı, yoksa siyah eşarplı olan tarafta mı?" Başımı hızla kaldırıp Murat’a öyle bir baktım ki tebessümü anında yüzünde dondu. "Sınırı aşma Murat," dedim buz gibi bir sesle. "Poyraz Timi’nin disiplinini bozma bana. Zafer’in son durumu ne?" Murat hemen ciddileşip esas duruşa geçti. "Sağlık durumu çok iyi komutanım. Dr. Dilara Hanım akşam vizitinde tekrar bakmış, yarın sabah servisten taburcu edebileceklerini söylemiş. Ama bir hafta istirahat verdi." "İyi," dedim göğsümü kabartan o gizli rahatlamayla. "Taburcu işlemlerini tamamlayın. Bu arada karargâhtaki hareketlilik nedir? Albay çağırdı mı?" "Evet komutanım. Cevdet Albay makamında sizi bekliyor. İstihbarattan yeni bir kodlu mesaj gelmiş." Hızlıca üzerimdeki ıslak kıyafetleri değiştirip lekesiz kamuflajlarımı giydim. Postallarımı bağlayıp Albay Cevdet’in makamına geçtim. Makam odasındaki harita bu kez daha detaylı, uydu görüntüleriyle desteklenmişti. Albay Cevdet gözlüklerini çıkarıp masaya bıraktı. "Metehan," dedi sesi her zamankinden daha baskın bir tonda. "Kaçkar’ın arka yüzünde, Fırtına Deresi’nin yukarı yatağındaki yayla yollarında hareketlilik var. Sığınak imha edildikten sonra gruptan kalan üç kişilik bir unsurun, bölgedeki yayla evlerine erzak sızdırmak için geçiş yapmaya çalıştığı tespit edildi. Muhtar dün gece şüpheli şahıslar görmüş." "Bölge bizim avuç içi gibi bildiğimiz yer komutanım," dedim hemen öne atılarak. "Poyraz Timi olarak bu gece sızmayı keseriz." "Hava berbat Metehan. Sis pus çöktü, heyelan riski var. Araçla gidilecek yer değil." "Biz dağcıyız komutanım, yaya kat ederiz. O hainleri Karadeniz’in deresine dökmeden dönmek yok!" "Güzel. Zafer’in yerine yedek unsuru al, gecey yarısı operasyon başlıyor. Hazırlanın!" "Emredersiniz komutanım!" Makam odasından çıkarken içimdeki o hırçın Karadeniz damarı yeniden şahlanmıştı. Dağ beni çağırıyordu. Düşman beni çağırıyordu. Orada her şey netti; vurdun mu düşüyordu, tutundun mu duruyordu. Ameliyathane koridorlarındaki o kafa karıştıran, göz göze gelince nefes kesen karmaşalar yoktu dağda. DİLARA ÖZTÜRK Ertesi sabah uyandığımda yağmur dinmiş, Rize’nin üzerine masmavi bir gökyüzü yıkanmış gibi serilmişti. Çay yapraklarının üzerindeki su damlaları sabah güneşinde ışıldıyordu. Lojmanın kapısının önünde duran o kocaman, koyu yeşil, üzerinde 'TSK' damgası olan askeri şemsiyeye baktım bir süre. Dün geceki fırtına... Yokuşun ortasında ayağım…