BÖLÜM 8: KANI SIZAN TOPRAK VE OCAKTAKİ YANGIN
Yazar: zeynep ay

BÖLÜM 8: KANI SIZAN TOPRAK VE OCAKTAKİ YANGIN [Metehan'ın Anlatımından] 3 günlük kısa kışla izni bittiğinde, Karadeniz’in o nemli ve puslu havası arkamızda kaldı. Zırhlı araçla sınır hattındaki ana harekat üssüne girdiğimizde hava kararmak üzereydi. Dağlar yine o kapkaranlık, çetin ve geçit vermez yüzünü göstermişti. Koğuşa geçtiğimizde tüm tim tek tek toparlanıyordu. Sedat Abi cebinden Ömer’in resmini çıkarıp ranzanın kenarına astı. Kemal Üsteğmen eşi Zeynep’in gümüş yüzüğünü zincirine takıp boynuna geçirdi. Nişanlısı olanelsizcimiz Eren , cebinden nişanlısının gönderdiği mendili çıkarıp kokladı. Timin nişancısı Yasin , ranzanın köşesinde sessizce silahsız atış mekanizmasını yağlıyordu. Timin sıhhiyesi Burak ise ecza çantasındaki sargı bezlerini ve morfinleri sayıyordu. "Beyler," dedim sesimi gürleştirerek koğuşun ortasında dikilerek. "Herkes malzeme kontrolünü yapsın. Bu gece Hakurk sınır hattında derin sızma ihbarı var. İntikal uzun, hava ayaz. Hata istemiyorum." "Emredersiniz Komutanım!" sesleri koğuşun beton duvarlarında çınladı. "Kaptan," dedi Sedat Abi yanıma gelerek. "Bizim Hatice aradı Rize’den. Ayla kızımız Asiye Anamın yanında kalmış dün gece. Bizim Ömer de tutturmuş 'Ayla ablam bana dua okudu' diye. Kızcağız senin arkandan Kuran-ı Kerim okuyormuş bütün gece." Göğsümdeki o askeri zırh bir an için çatladı. Yasin, elindeki tüfek yağlama bezini bırakıp bana baktı. Timdeki herkes Ayla’nın varlığını ve aramızdaki o söylenmemiş, edep sınırları içindeki bağı biliyordu artık. "Dualarını eksik etmesinler Sedat Abi," dedim bakışlarımı harita masasına dikerek. "Ama biz buraya duygularımızla değil, mantığımızla geldik. Şahsımı veya kimseyi düşündürmeyin. Aklınız sadece tetikte ve yoldaşınızda olsun." Sıhhiye Burak takıldı araya: "Ah komutanım ah... Dağda bilyeli bomba patlasa gözünü kırpmazsın ama bir helallik kelimesi duyunca hemen mevziye çekiliyorsun!" "Asker! İşine bak!" dedim sertçe, ama yüzümdeki o hafif tebessümü gizleyemedim. Bu adamlar benim öz kardeşlerimdi. Dağda birbirimizin sırtını korur, kışlada aynı kaptan yemek yerdik. Gecenin ilerleyen saatlerinde mühimmatlarımızı kuşandık. Bordo berelerimizi sıkıca kafamıza geçirdik. Gece görüş dürbünleri, ağır makineli tüfekler ve sırt çantalarıyla kışla nizamiyesinden geceye, fırtınaya doğru adım attık. Karanlık dağ patikasında en önde ben yürüyordum. Arkamda Yasin nişancı olarak gözcülük yapıyor, Sedat Abi ve Kemal ortayı tutuyor, Eren telsiz akışını sağlıyor, Burak ise sıhhiye çantasıyla arkayı kolluyordu. İçimde garip bir hissiyat vardı. Karadeniz’in sisi Rize’deydi belki ama bu gece Dağlıca sınırındaki sis insanın göz gözü görmesini engelliyordu. ‘Dualarımız sizinle Metehan Bey...’ Ayla’nın o titrek sesi zihnimde çınladıkça adımlarımı daha sağlam basıyordum. Ama bir asker kuralı vardı: Dağda arkaya bakarsan vurulursun. Ben de arkama bakmadım, sadece önümdeki karanlığa odaklandım. [Ayla'nın Anlatımından] Metehan Bey ve tim kışladan ayrılalı iki gün olmuştu. Rize’de fırtına kopuyordu. Yağmur bardaktan boşalırcasına yağıyor, rüzgâr ahşap evin pencerelerini çatırtıyla zorluyordu. O gece içimde tarifsiz bir darlık vardı. Göğüs kafesimin ortasına kocaman bir kaya oturmuş gibiydi. Ne yapsam, nereye baksam o darlık geçmiyordu. Gece yarısı saat üçte yataktan kalktım. Abdest alıp seccademi açtım. Rize’nin soğuk gecesinde teheccüt namazına durdum. Namazı bitirip duaya kaldığımda ellerim titriyordu. "Allah'ım," dedim. Gözyaşlarım seccadenin yeşil kumaşına damla damla düşüyordu. "Göklerin ve yerin tek sahibi sensin. O dağlarda, pusuda, soğukta nöbet tutan vatan evlatlarını sen muhafaza eyle. Metehan Bey’i, Sedat Abiyi, Kemal Üsteğmen’i, nişanlısı yolunu bekleyen Eren’i, o neşeli Burak’ı ve gözü keskin Yasin’i... Hepsini analarına, sevdiklerine bağışla." Tam duamı bitirdiğim anda evin dışındaki ahşap merdivenlerde ayak sesleri duyuldu. Ardından kapı hızlı hızlı vurulmaya başlandı. Kalbim bir an durdu sanki. Kanım çekildi. Teyzem panikle odasından çıktı. "Ayla! Bu saatte kimdir o?" He…