ÖZEL EPİLOG: ZAMANSIZ NÖBET VE MÜHÜRLÜ MEKTUP
Yazar: zeynep ay

ÖZEL EPİLOG: ZAMANSIZ NÖBET VE MÜHÜRLÜ MEKTUP [Ayla'nın Anlatımından] Beş yıl sonra. Rize, Fırtına Vadisi. Zaman, Karadeniz’in sisli dağları üzerinden su gibi akıp geçmişti ama Fırtına Deresi’nin sesi ve ahşap evin avlusundaki o ulu çam ağacının vakarı hiç değişmemişti. Güneş, ikindi vaktinin kızıllığıyla dağların arkasına çekilirken, avludaki ahşap masanın üzerinde taze demlenmiş çay bardakları duruyordu. Üzerimde yine o katıksız beyaz tülbentim ve lacivert elbisem vardı. Göğsümün sol cebinde ise hafifçe ağırlaşan, patlamanın ve zamanın izini taşıyan o gümüş kaşlı yüzük... Artık yalnız değildim. Kasabadaki yetim çocuklara, şehit çocuklarına kurduğumuz o küçük ahşap okulda kuran, edep ve vatan sevgisi anlatıyordum. Metehan’ın dağlarda canı pahasına koruduğu bu vatan toprağında, ben de o toprağa basacak temiz nesiller yetiştiriyordum. Nöbetim şekil değiştirmişti ama özü hiç bozulmamıştı. "Ayla Abla..." Bahçe kapısının ahşap gıcırtısı vadinin sessizliğini böldü. Başımı kaldırdığımda kapıda sekiz adam duruyordu. Üzerlerinde sivil kıyafetler vardı ama duruşları, omuzlarındaki o diklik ve gözlerindeki o sarsılmaz asker olgunluğu hiç değişmemişti. Bordo Bereli timi... En önde Sedat Abi duruyordu. Şakaklarına ak düşmüş, sol kolundaki o eski çatışma izi derinleşmişti. Arkasında Yasin, Mustafa ve diğerleri... Hepsinin elinde Rize’nin taze dağ çiçekleri ve Metehan’ın şehadet yıldönümü için getirdikleri vakur bir selam vardı. "Selamün aleyküm Ayla Abla," dedi Sedat Abi. Sesi beş yıl önceki o çetin 60. Bölge gecesindeki kadar derin ama bir o kadar hürmetkârdı. "Ve aleykümselam Sedat Abi... Hoş geldiniz," dedim ayağa kalkarak. Aramızda yine o hürmet ve edep mesafesi vardı. Tim içeri girdi, avludaki masanın etrafında toplandı. Her yıl olduğu gibi, Metehan’ın şehadet gününde Karagöl’deki kabrinden önce buraya, onun edep nöbetinin tutulduğu bu ahşap eve gelmişlerdi. "Kaptan’ın yokluğu beş yıl oldu Ayla abla," dedi Sedat Abi, masaya bir ahşap kutu bırakırken. Sesinde barut kokan dağların ağır sızısı vardı. "Biz dağda nöbeti sürdürdük. Ama Kaptan gitmeden önce... 60. Bölge tüneline girmeden önceki son gecede bana bir emanet bıraktı." Gözlerim masadaki ahşap kutuya kaydı. Kalbim beş yıl önceki o patlama anındaki gibi hızla çarpmaya başladı. "Dedi ki..." Sedat Abi yutkundu, göz pınarlarında biriken yaşı silmeden devam etti. "'Sedat Abi, ben bu dağlardan bir daha inmeyebilirim. Bedenim toprağa düşerse, bu mektubu beş yıl boyunca sakla. Ayla’mın hüznü biraz olsun yatışsın, o seccadedeki nöbetin vakarı iyice otursun, sonra ona ver.' Vakit tamam oldu Ayla abla. Kaptan’ın emaneti senindir." [Metehan'ın Mektubu] Sedat Abi kutunun kapağını açtı. İçinden hafifçe sararmış, üzeri hafif barut lekesi taşımış bir zarf çıkardı. Zarfı bana doğru uzattı. Sessizlik çöktü avluya. Bordo Bereli timi başlarını öne eğdi. Zarfı ellerimin arasına aldım. Metehan’ın o sert, kararlı ama bir o kadar da nazik el yazısını gördüm üstünde: “Rize’deki Nöbetçime...” Paraklarımla zarfı açtım. İçindeki kağıdı kokladım; Karadeniz’in nemi değil, Hakurk’un, 60. Bölge’nin o keskin dağ rüzgârı ve kurşun kokusu sindiği belliydi. Mektubu içimden, Metehan’ın sesiyle okumaya başladım: "Ayla’m..." "Bu mektup eline ulaştıysa, ben 60. Bölge’nin kayalıklarında vatan toprağına kilitlenmişim demektir. Bedenim fırtınanın ortasında kalmıştır ama bilesin ki ruhum Rize vadisinde, senin o seccadede tuttuğun lekesiz nöbetin gölgesindedir. "Sana helalleşmek için yazıyorum...Biz seninle bu dünyada hiç el ele tutuşmadık. Birbirimize bir kez olsun haram değdirmedik. İki adımlık o edep mesafesini vatan namusu gibi koruduk. İnsanlar sevmeyi kavuşmak sanır Ayla’m; oysa biz sevmeyi, Allah için katlanmak ve lekesiz kalmak bildik. "Sol cebimdeki gümüş yüzük şu an göğsümün tam üstünde atıyor. Babanın emaneti, senin duan ve vatanın sancağı... Üçünü de lekelemeden şehadete yürüyorum. Yarın tünelin kapısı kapandığında, fünyeyi çekerken son nefesimde vadideki o ahşap evi, senin katıksız beyaz tülbendini ve Rabbim’e…