BÖLÜM 60 (FİNAL): LEKESİZ SANCAK VE SON NÖBETİN ŞÜ
Yazar: zeynep ay

BÖLÜM 60 (FİNAL): LEKESİZ SANCAK VE SON NÖBETİN ŞÜKÜR TOPRAĞI [Metehan'ın Anlatımından] Saat 04:15. 60. Bölge Sınır Ötesi Geçici Operasyon Bölgesi, 2800 rakımlı Kanlıtepe Sırtı. Gök yarıktı; ayaz, eksi otuz beş derecede etimizi kemiğimizden ayıracak bir bıçak gibi kesiyordu. Kar fırtınası, kanyonun iki dik duvarı arasında devasa bir ıslık çalarak savruluyor, havada patlayan roket kovanlarının sıcaklığı kayalara çarpar çarpar bitiyordu. Bu gece, Hakurk’un veya Rize’nin sisli vadilerinin ötesindeydik. Burası, vatan toprağının bittiği, namusun ve şerefin mühürlendiği o son çizgiydi. "Kaptan! Sol kanattaki kayalık çöktü! Doçka ateşi tam tepemizde! Sedat Abi vuruldu!" Mustafa’nın telsizden gelen çığlığı fırtınanın uğultusuna karıştı. Karayel, Bordo Bereli üniformamın üzerindeki donmuş kan izlerini beyaz bir buz tabakasıyla kaplıyordu. Sol omzumdaki taze dikişler Hakurk’tan ve Rize Hastanesi’nden beri defalarca patlamıştı; artık orada bir et parçası değil, kor gibi yanan çelik bir mühür taşıyordum. Bedenim kan kaybetmekten, iki gündür aralıksız çatışmaktan sarsılıyordu ama bakışlarım tek bir milim bile eğilmemişti. "Sedat Abi!" diye haykırdım, kar örtüsünün üzerinden sıçrayarak kayalığın arkasına süründüm. Sedat Abi, sırtını zifiri karanlık bir kaya kütlesine yaslamıştı. Göğsündeki hücum yeleği al bir kanla ıslanmıştı. Yüzündeki barut karasının arasından gözleri bana baktı. Dudaklarında ne bir acı ifadesi ne de bir pişmanlık vardı; sadece sekiz adamın Kaptanı’na bakmanın o vakur sükûneti oturmuştu. "Kaptan..." dedi Sedat Abi, kanlı eliyle kolumu tutarak. Sesi fırtınanın ortasında duru bir fısıltı gibiydi. "Sığınak... Sığınağın altındaki ana mühimmat deposunu ateşlememiz lazım... Tünelin kapısı içeriden kilitlendi. Manuel fünye elden tetiklenmeli... Mekanizma dışarıdan çalışmıyor." Zihnim bir andlığına şimşek gibi çaktı. Manuel fünye... Elden tetikleme... Bu, tünelin içine girip o fünyeyi çekecek adamın dışarı çıkamayacağı anlamına geliyordu. Bu, 60. Bölge’nin bu kapkara kayalığına bedenini gömmek, vatan için kendini o kayalıklara kilitli bırakmak demekti. Sağ elimi hücum yeleğimin sol iç cebine bastırdım. Ayla’nın Rize’deki ahşap evin avlusunda, elleri ellerime dokunmadan cebime yerleştirdiği o babasından kalma gümüş kaşlı yüzük... Göğsümün tam ortasındaki o sert gümüş doku, bu dondurucu ayazda bile alev alev yanıyordu. Rize vadisindeki o ahşap evin bahçesi belirdi gözlerimin önünde. Ulu çam ağacının altında, elinde tespihiyle seccadesine kapanmış, başı katıksız beyaz tülbentli Ayla... 'Bu yüzük senin göğsünde attıkça, bu vatan da bu sevdalık da lekesiz kalacak...' Ayla’nın o lekesiz, pürüzsüz sesi fırtınayı yarıp zihnime kazındı. "Lekesiz kalacak Ayla’m..." dedim fısıltıyla, gözlerimden akan tek damla yaşın gözpınarımda donduğunu hissederek. "Bu vatan toprağı çiğnetilmeyecek. Babanın gümüş yüzüğü de bu edep sancağı da lekelenmeyecek." "Sedat Abi," dedim, elini sıkıca tutarak. "Mustafa’yı ve çocukları al. Sağ kanattan sarp sırtın arkasına çekilin. Helikopter gelmek üzere." "Kaptan! Yapma!" Sedat Abi gözlerinden yaşlar süzülerek doğrulmaya çalıştı. "Seni burada bırakmayız! Kaptan!" "Bu bir emirdir Bordo-2!" diye kükredim, sesim Kanlıtepe’nin kanyonlarında yankılanarak. "Tim sana emanet! Bu vatan size emanet! Çekilin!" Tüfeğimi öne aldım. Parkamın içinden o yeşil kadife kılıfı çıkardım. Gümüş kaşlı yüzüğü son bir kez çıkardım. Karayelin savurduğu karların ortasında, gümüş kaş bir zafer abidesi gibi parıldıyordu. Yüzüğü dudaklarıma götürdüm. Buz gibi metale, Ayla’nın duasının ve edasın sindiği o helal mühre son bir buse kondurdum. Yüzüğü sol iç cebime, tam kalbimin üzerine, o patlamış yaranın kenarına kilitledim. "Bordo Timi! Çekil!" Tünelin dumanlı, kapkara ağzına doğru atıldım. Mermiler etrafımdaki buz kütlelerini patlatırken, ağır beton kapıyı arkamdan çektim. Kapı kilitlendi. Dışarıdaki fırtınanın gürültüsü ve Sedat Abilerin haykırışları bir anlığına kesildi. İçeride sadece benim nefesim ve göğsümdeki gümüş yüzüğün ritmik vuruntus…