BÖLÜM 59: DÖNÜŞÜN AĞIR HAMDİ VE SON EŞİK
Yazar: zeynep ay

BÖLÜM 59: DÖNÜŞÜN AĞIR HAMDİ VE SON EŞİK [Metehan'ın Anlatımından] Saat 13:30. Rize Askeri Tugay Karargâhı’nın tören alanı. Karadeniz’in nemli rüzgârı, karargâh bahçesindeki dev Türk bayrağını büyük bir vakarla dalgalandırıyordu. Gökyüzü, günlerdir süren o kapkara sis bulutlarını dağıtmış; yerini duru, masmavi bir serinliğe bırakmıştı. Tören alanında sıraya dizilmiş Bordo Bereli timinin yüzlerinde 60. Bölge’nin dondurucu kayalıklarından, barut dumanından ve uykusuz gecelerden kalan derin izler vardı. Ama her birinin duruşu, çelikten farksızdı. Yılmaz Albay, göğsündeki madalyalar ve gözlerindeki o hem gururlu hem de hüzünlü bakışla timin önünde durdu. "Bordo-1," dedi Albay, sesi tören alanında yankılanarak. "60. Bölge’deki Son Baraj harekâtını alnınızın akıyla tamamladınız. Hainlerin komuta sığınağını imha ettiniz, sınır hattını bir kez daha vatan toprağı olarak mühürlediniz. Bu millet sizin fedakârlığınızı unutmayacaktır." Sağ elimi şakama götürerek selam durdum. Sol omzumdaki yara kazağımın altında kalın sargılarla kilitlenmişti. Tıp üsteğmeninin hastanede attığı son dikişler ve basılan antibiyotikler sayesinde kanama durmuş ama derin bir sızı kemiğime yerleşmişti. Yine de başım dikti. Parkamın sol iç cebinde, Ayla’nın o duru elleriyle bıraktığı gümüş kaşlı yüzük duruyordu. "Sağ ol komutanım!" diye haykırdık hep birlikte. Albay yanıma yaklaştı. Elini sağ omzuma koydu, gözlerimin içine baktı. Sesini sadece benim duyabileceğim bir tona düşürdü. "Metehan evlat... Omzundaki yara derin. Karargâh sana ve timine iki hafta zorunlu istirahat verdi. Git, o ahşap evde duasıyla bekleyenlerin yanında dinlen. Ancak..." Albay duraksadı, bakışları uzak dağlara kaydı. "Sınır boyu tekinsizdir. İstirahat bitimi yeni ve belki de en çetin görev için teyakkuzda kalacaksınız." "Anlaşıldı komutanım. Vatan sağ olsun," dedim. Tören bittiğinde Sedat Abi yanıma geldi. Yüzündeki is tabakası silinmişti ama gözlerindeki o yaşlanmış asker olgunluğu derinleşmişti. "Kaptan," dedi Sedat Abi, omuzuma dokunarak. "Cip seni ahşap eve bırakmak için hazır. Ayla kızımız ve Asiye abla kapıda nöbeti tamamladı. Artık helal dairesinin huzuruna geçme vaktindir." "Sağ ol Sedat Abi," dedim fısıltıyla. "Tim çocuklarına göz kulak ol. İstirahat süresince kimse disiplini bozmayacak." Askeri araca bindiğimde gözlerimi Rize vadisine, o ulu çam ağaçlarının arasındaki ahşap konağa diktim. 60. Bölge’nin kapkara tünellerinden, patlayan roketlerin ısısından çıkıp bu yeşil cennete dönmek bir rüya gibiydi. Ama biliyordum ki; bu huzur, arkamızda tutulan o lekesiz dua nöbetinin ve vatan uğruna dökülen kanın bir mükafatıydı. [Ayla'nın Anlatımından] Rize’de ikindi vakti olurken güneş, Fırtına Deresi’nin üzerine altın sarısı bir tül gibi serilmişti. Ahşap evin avlusunu sabahın erken saatlerinde Asiye teyzeyle birlikte süpürmüş, taşları yıkamıştık. Bahçedeki ulu çam ağacının altındaki ahşap sedire taze minderler konmuş, verandadaki masaya Karadeniz’in en duru ıhlamurları hazırlanmıştı. Üzerimde katıksız beyaz tülbentim ve uzun, lacivert elbisem vardı. İçimdeki o günlerdir süren devasa yangın tamamen sönmüştü. Yerini, vadinin üzerindeki poyraz gibi serin, derin bir hamde bırakmıştı. "Ayla’m..." Asiye teyze bahçe kapısının yanında belirdi. Elindeki bakır tepside tuttuğu havluları masaya bıraktı. Yüzündeki o aylardır süren keder çizgileri, yerini bir ananın gururlu tebessümüne bırakmıştı. "Teyze?" dedim, gözlerimi patikanın başından ayırmadan. "Geliyor kınalı kuzum," dedi Asiye teyze, sesi sevinçten titreyerek. "Kasabadan geçen askeri cip virajı dönmüş. Metehan evlat sağ salim, alnının akıyla kapımıza geliyor." Göğsümden çıkan o derin nefes, Karadeniz’in çam kokulu rüzgârına karıştı. Elbisemin sol cebine elimi soktum. Cebim hâlâ boştu ama o boşluk birazdan dolacaktı. Patikanın başındaki ıslak taşların üzerinde askeri cipin durduğunu duydum. Motor sesi kesildi. Araçtan inen o tanıdık, ağır bot sesleri avlunun girişinde yankılandı. Metehan bahçe kapısından içeri adımını attı. Üzerinde koyu yeşil…