BÖLÜM 54: TOPRAĞA DÜŞEN HAMD VE YENİ GÖREVİN GÖLGE
Yazar: zeynep ay

BÖLÜM 54: TOPRAĞA DÜŞEN HAMD VE YENİ GÖREVİN GÖLGE [Metehan'ın Anlatımından] Saat 06:00. Rize vadisinde sabahın ilk ışıkları, çam yapraklarının uçlarındaki şebnem damlalarını parlatırken ahşap evin avlusuna çöken hafif sis yavaşça dağılıyordu. Üzerimde askeri üniformam vardı. Hakurk’tan döndükten sonraki ilk resmî vazife günümdü. Sol omzumdaki taze dikişler hastanedeki sonpansumanın ardından daha derli toplu duruyordu ama hareket açımı hâlâ kısıtlıyordu. Omzumun üzerindeki askeri parkayı giyerken çıkan o hafif kumaş sesi, avludaki sessizliği bozmaya yetiyordu. Bahçe kapısının yanında duran ahşap kütüğün üzerinde, sabahın erken saatinde kasabadan getirilen hamd kurbanı bağlı duruyordu. Hakurk’taki 4 numaralı boğazın düşmeyişine, sekiz adamın alnının akıyla o cehennemden çıkışına ve vatan toprağının lekelenmeyişine bir şükür borcumuz vardı. "Kaptan..." Sedat Abi bahçe kapısından içeri girdi. Üzerinde tören üniforması vardı, yüzündeki barut karası temizlenmiş ama gözlerindeki o Hakurk kanyonundan kalan sert, dikkatli bakış hafiflememişti. "Sedat Abi," dedim başımla selam vererek. "Kasabadan haber var mı?" "Tabur binasına yeni kripto mesaj düştü Kaptan," dedi Sedat Abi sesi kısılarak. Yanıma kadar yaklaştı, gözlerini avludaki ahşap sedire çevirdi. "Yılmaz Albay Rize Askeri Birliği'ne geldi. Hakurk ana kampının tamamen imha edilmesinden sonra kalan cepler için sınır hattında yeni bir düzenleme yapılıyor. Bizi Tugay karargâhına çağırıyorlar." Sağ elim doğrudan hücum yeleğimin—şimdi parkamın altına gizlenmiş olan—sol iç cebine gitti. Ayla’nın dün avcumdan aldığı o gümüş yüzük, şimdi evdeki tahta kutunun içinde, seccadesinin hemen yanında duruyordu. Ama hissi hâlâ sol omzumun tam altındaydı. Bir Bordo Bereli için durmak, dinlenmek, Rize’nin sisli vadilerinde huzura çekilmek sadece kısa bir parantezden ibaretti. Hakurk temizlenmişti ama vatanın sınır hattı devasa bir nöbet alanıydı; bir cep kapanır, diğeri açılırdı. "Albay ne zaman bekliyor?" diye sordum, sesimdeki komutan edası anında geri gelerek. "Öğlen ikindi arası karargâhta olmamız lazım. Timin kalan üyeleri de intikal ediyor." "Anlaşıldı abi. Kurbanı keselim, dualarımızı edelim. Sonra vazife neyi emrediyorsa oradayız." [Ayla'nın Anlatımından] Rize’de sabah ezanından sonra güneş vadinin yamaçlarına kızıl bir kuşak gibi serildi. Ahşap evin avlusuna indiğimde Asiye teyze bahçedeki büyük kazanı yakmış, kurban için sıcak su hazırlıyordu. Üzerimde katıksız beyaz tülbentim ve uzun siyah elbisem vardı. Elbisemin sol cebine elimi soktuğumda, parmaklarım babamın gümüş kaşlı yüzüğüne dokundu. Dün Metehan’ın Hakurk’un ayazından lekesiz bir şekilde getirip ellerime bıraktığı o gümüş kaş, cebimde sakin ve ağır bir mühür gibi duruyordu. Metehan ve Sedat Abi avlunun alt kısmındaki çam ağacının altında duruyorlardı. Metehan’ın duruşundaki o sarsılmaz asker intizamı, parka altından hafifçe kasılan sol omzuna rağmen tek bir milim bile eğilmemişti. "Ayla’m..." Asiye teyze elimdeki bakır tepsiyi alıp ahşap masaya koydu. Yüzündeki çizgilerde gurur ve derin bir hürmet vardı. "Teyze?" dedim, gözlerimi Metehan’ın olduğu taraftan ayırmadan. "Asker adamın hanesi de gönlü de hep tetik üstündedir kızım," dedi Asiye teyze fısıltıyla. "Bak, Hakurk’tan geldiler ama gözleri yine dağlarda. Kurbanımızı keselim, duamızı edelim. Onların ayağına taş değmesin diye duamızı yine katlayalım." Bahçe kapısına doğru yürüdüm. Metehan beni görünce hemen toparlandı, başını hafifçe öne eğdi. Aramızda yine o iki adımlık edep mesafesi vardı. Hakurk’tan dönmüş olması, o gümüş yüzüğü geri getirmesi aramızdaki o helal surları kaldırmamıştı; aksine o surları daha da tahkim etmişti. "Metehan," dedim. Sesim Rize’nin sabah rüzgârı gibi duruyordu. "Ayla..." dedi. Dudaklarından çıkan bu tek kelime, Hakurk’un dondurucu ayazındaki nöbet kadar ağırdı. "Kurban için dualar hazır," dedim masadaki tülbenti göstererek. "Tek bir damla kan boşa gitmesin. Bu vatanın toprağına, o dağlarda şehit düşen yiğitlerin ruhuna bağışlansın." Metehan gözlerin…