BÖLÜM 49: SİSLİ YAMAÇLARDA NAKISLI SÜKÛNET
Yazar: zeynep ay

BÖLÜM 49: SİSLİ YAMAÇLARDA NAKISLI SÜKÛNET [Ayla'nın Anlatımından] Rize’de yağmur, ikindiye doğru yerini tatlı bir sis perdesine bıraktı. Ahşap evin geniş verandasında oturmuş, elimdeki yeşil kadife kılıfın kenarlarına gümüş sırma iple nakış işliyordum. İğnenin kumaşa girip çıkarken çıkardığı o ince ses, vadiden yükselen Fırtına Deresi’nin uğultusuna karışıyordu. Günlerdir içimi kavuran o kor ateş, Metehan’ın Rize’ye ayağını basmasıyla yerini derin, sessiz bir hamde bırakmıştı. Ama bu hamd, tedbiri ve edebi elden bırakmak demek değildi. "Ayla’m..." Asiye teyze mutfak kapısından elinde bir tepsiyle çıktı. Tepside, bakır cezvede pişirilmiş taze ıhlamur ve ahşap kâse içinde vadi balı vardı. "Teyze, zahmet etmeseydin..." dedim, elimdeki nakışı kucağıma koyup ayağa kalkarak. "Zahmeti mi olur kızım?" dedi Asiye teyze, tepsiyi verandadaki ahşap masaya bırakırken. Gözleri patikanın başındaki çam ağaçlarına kaydı. "Metehan evlat birazdan yukarı çıkar. Hastaneden taburcu etmişler ama doktor omzunu fazla oynatmasın demiş. Çayını, ıhlamurunu içsin de kendine gelsin." Sanki adını zikretmemizi beklemiş gibi, dik patikadaki ıslak taşların üzerinde bot sesleri duyuldu. Metehan geliyordu. Üzerinde sivil ama askeri disiplininden hiçbir şey kaybetmemiş koyu yeşil bir parka vardı. Sol kolunu ceketinin içinden fazla zorlamadan askıda tutuyordu. Adımları ağır ama bir dağ kadar sakindi. Başında Bordo Bereli olduğuna dair hiçbir nişane yoktu ama duruşu, o dağların dondurucu ayazını ve barut kokusunu hâlâ üzerinde taşıdığını hissettiriyordu. Bahçe kapısından içeri girdiğinde gözleri doğrudan verandaya, bana kaymadı. Önce Asiye teyzeye hürmetle selam verdi, başını hafifçe öne eğdi. "Selamün aleyküm Asiye teyze," dedi, sesi Hakurk’un rüzgârından kurtulmuş ama hâlâ o tok, derin tonunu koruyordu. "Ve aleykümselam benim yiğit oğlum," dedi Asiye teyze, verandadan inip Metehan’ın sağ elini tutarak. "Geç otur şöyle, bak ıhlamurun sıcak." Metehan verandaya çıkıp masanın ucuna yerleşti. Aramızda yine o yazılmamış ama ikimizin de ruhuna çivilenmiş edep mesafesi vardı. İki adım ötesindeydim ama gözlerimizi bir anlığına buluşturup hemen öne eğmek, bin kelimelik sarılmadan daha derindi bizim için. "Nasılsın Metehan?" dedim fısıltıyla. Elleri masanın üzerinde birleşmişti; sağ elinin parmaklarında hâlâ barut çatlaklarının izleri duruyordu. "Hamdolsun Ayla," dedi, gözlerini verandadaki ahşap oymalarına dikerek. "Toprağa basınca, senin duanı arkamızda hissedince iyi olmamak mümkün mü? Hakurk geride kaldı, hamdolsun boğazı teslim etmedik." Elbisemin sol cebinden o yeşil kadife kılıfı çıkardım. Babamın gümüş kaşlı yüzüğü kılıfın içindeydi. Revirde bana uzatmıştı ama ben o yüzüğü onun göğsünden tamamen söküp almamıştım; sadece dualarla geri emanet etmiştim. Kılıfı masanın üzerine, ona doğru yavaşça kaydırdım. "Babamın yüzüğü Hakurk’ta senin kalbinin üzerinde attı," dedim. Sesim Rize’nin sisi gibi duruyordu. "Şimdi buralardasın. İyileşene kadar o emanet bu ahşap evde, seccadenin yanında duracak. Ama vakit geldiğinde, o son büyük görev çatıp çattığında... Bu yüzük yine senin göğsüne girecek." Metehan gözlerini masadaki gümüş yüzüğe çevirdi. Sağ elini yavaşça uzatıp kılıfın üzerine koydu ama almadı. Gümüş kaşa bakarken yüzünde beliren o derin, fedakâr tebessüm içimi hafifçe sızlattı. "Bu yüzük benim zırhımdı Ayla," dedi Metehan, sesi bir yemin gibi kısılarak. "Hakurk’ta omzumdan kan sızarken, ayaz kemiklerimi dondururken göğsümdeki bu gümüşün sıcaklığı beni ayakta tuttu. Senin iffetin, senin burada çıkarsız tuttuğun o dua nöbeti olmasaydı ben o boğazdan çıkamazdım." [Metehan'ın Anlatımından] Rize’nin nemli havası, Hakurk’un geniz yakan kurşun ve buz kokusundan sonra ciğerlerime bir şifa gibi doluyordu. Ama kalbimdeki o görünmez yük hafiflememişti. Asker adamdık; bu sakinlik, bu sisli dağların huzuru bizim için sadece geçici bir parantezdi. Telsizden her an gelebilecek yeni bir emri, Hakurk’un o son ve en çetin kanyon harekâtını bekliyorduk. Sağ elim Ayla’nın masaya bıraktığ…