BÖLÜM 48: SİSLİ VADİYE DÖNÜŞ VE EDEPLE KAVUŞMA
Yazar: zeynep ay

BÖLÜM 48: SİSLİ VADİYE DÖNÜŞ VE EDEPLE KAVUŞMA [Metehan'ın Anlatımından] Helikopterin pervanesinden çıkan o monoton, tok ses gecenin zifiri karanlığını yararak kuzeye, Karadeniz’e doğru süzülüyordu. Kabin içindeki kırık kırmızı ışık, timdeki adamların barut karası bürünmüş, yorgunluktan çökmüş yüzlerini aydınlatıyordu. Sedat Abi başını kaskına dayamış gözlerini kapatmıştı; Yasin tüfeğinin kabzasını parmaklarıyla hafifçe ritim tutarak sıkıyordu. Sekiz adam, Hakurk’un eksi yirmi dokiz derecelik cehenneminden çıkmış ama zihinlerini o dondurucu kayalıklarda bırakmış gibiydi. Bordo Bereli olmak böyle bir şeydi; dağdan inebilirdin ama dağ senden kolay kolay inmezdi. "Kaptan, Rize Askeri Hastanesi pistine on dakika var," dedi askeri helikopterin teknisyeni kulağıma doğru bağırarak. Başımı hafifçe salladım. Sol omzumdaki yara, helikopterin sıcak kabinine girdikçe çözülmeye, eriyen donmuş kan kumaşa sızdıkça yakıcı bir feryatla uyanmaya başlamıştı. Sıhhiye astsubayı omzuma bir ağrıkesici iğne vurmak istemişti ama reddetmiştim. Zihnimin tam açık, bilincimin berrak kalmasını istiyordum. Sağ elimle hücum yeleğimin sol iç cebine dokundum. Ayla’nın o yeşil kadife kılıfa sarıp göğsüme yerleştirdiği gümüş yüzük... Hakurk’un dondurucu ayazında donmayan, barut dumanında lekelenmeyen tek şey o küçük gümüş kaştı. Parmaklarımı kumaşın üzerine bastırdığımda kalbimin ritmi hızlandı. Hakurk’ta mermilerin ortasında düşmeyen tansiyonum, Rize’nin sisli vadilerine yaklaştıkça bir çocuğun heyecanıyla yükseliyordu. Helikopter alçalmaya başladığında pencereden aşağıya baktım. Rize’nin o dik vadilerini, sislerin arasına gizlenmiş çam ağaçlarını ve Fırtına Deresi’nin gecenin karanlığında gümüş bir şerit gibi parıldayan kıvrımlarını gördüm. "Geldik..." diye fısıldadım kendi kendime. "Toprağın, duanın ve helalin olduğu yere geldik." Piste teker koyduğumuzda ambulansların sarı tepe lambaları pistin betonunu aydınlatıyordu. Askeri doktorlar ve hemşireler helikopterin kapısına koştu. "Komutanım! Hemen sedyeye!" "Gerek yok," dedim sert ama yorgun bir sesle, helikopterin basamağından kendi ayaklarımla aşağı inerek. "Ayaktayım. Çocuklara bakın." Nefes aldığımda genzime dolan hava artık Hakurk’un o yanık barut ve buz kokusu değildi; nemli Karadeniz toprağının, çam ağaçlarının ve denizin kokusuydu. Ve ben biliyordum ki, o vadinin üst kısmındaki ahşap evde bir kız, tülbendinin ucuyla seccadesindeki son gözyaşlarını siliyordu. [Ayla'nın Anlatımından] Rize’de sabahın ilk ışıkları söküyordu. Ahşap evin avlusundaki ulu çam ağacının dallarından süzülen ıslak Karadeniz sisi, bahçedeki ahşap sedirin üzerine çiseleyen hafif bir yağmurla birleşmişti. Gece yarısı telsizden gelen o müjdeli haberden sonra tek bir saniye bile uyuyamamıştım. Ama bu uykusuzluk yorgunluk vermiyordu; aksine, içimdeki o aylardır süren ağır, oturmuş sancının yerini sarsılmaz bir şükre bırakmıştı. "Ayla’m..." Asiye teyze bahçe kapısından içeri girdiğinde üzerinde kalın woolen şalı vardı. Yüzündeki o derin çizgilerde, bir asker anasının gururu ve rahatlaması parıldıyordu. "Teyze?" dedim, ellerimi avludaki abdest musluğunun buz gibi suyundan çekip kurulayarak. "Helikopter piste inmiş kızım," dedi Asiye teyze, sesi titreyerek. "Askeriye hastanesinin revirine almışlar. Omzundaki dikişleri tazeleyecekler. Durumu iyiymiş, ayaktaymış." Göğsümden çıkan o derin nefes, Rize’nin sabah ayazında hafif bir buğu olarak havaya karıştı. Gözlerim ıslandı ama tuttum kendimi. Ağlamak yoktu artık; o dağlardan sağ salim dönmüş bir yiğidin arkasından gözyaşı dökülmezdi. "Gidiyoruz değil mi teyze?" diye sordum fısıltıyla. "Gidiyoruz kuzum," dedi Asiye teyze tülbentimi şefkatle düzelterek. "Babanın gümüş yüzüğünü almaya, helalinin yüzünü görmeye gidiyoruz." Üzerime siyah, uzun pardösümü giydim. Başıma oyalı, katıksız beyaz tülbentimi örttüm. Aynaya bakmadım bile; edep aynaya baktırmazdı insana, edep sadece gönlün duruluğuna baktırırdı. Elbisemin sol cebine elimi soktuğumda, aylardır orada aradığım o boşluğun son bulacağını bilmek…