BÖLÜM 45: ŞAFAK VAKTİ VE FIRTINA ÖNCESİ SESSİZLİK
Yazar: zeynep ay

BÖLÜM 45: ŞAFAK VAKTİ VE FIRTINA ÖNCESİ SESSİZLİK [Metehan'ın Anlatımından] Saat 05:40. Hakurk’ta gecenin kapkara zifiri karanlığı yerini kır kirli gri bir şafak aydınlığına bırakıyordu. Ancak bu aydınlık ne içimizi ısıtıyor ne de kanyonun üzerindeki dondurucu baskıyı hafifletiyordu. Dağların ardından süzülen cılız güneş ışığı, eksi yirmi dereceye kadar düşmüş olan havada sadece buz kütlelerini parlatmaya yarıyordu. Karların üzerine serpilmiş boş kovanlar, gece çatışmasından kalan barut izleri ve namlu ağızlarından süzülen ince dumanlar... 3 numaralı boğaz, iki tarafın da nefesini tuttuğu devasa bir mezarlık sessizliğine bürünmüştü. "Kaptan..." Sedat Abi yanıma kadar sürünerek geldi. Yüzündeki barut karası, dondurucu ayazın etkisiyle cildine adeta kazınmıştı. "Sızma grubunu bertaraf ettik ama tabur merkezinden yeni telsiz mesajı var. Şafakla birlikte ana kamp bölgesinden büyük bir grup hareketlenmiş. 3 numaralı boğazı aşmak için son hamlelerini yapacaklar." Tüfeğimin çelik gövdesini sağ bacağıma yasladım. Sol omzumdaki sargı geceden beri sızan kan yüzünden üniformama yapışıp donmuştu. Her kıpırdanışımda omzumdan boynuma doğru şimşek gibi çakan bir acı yayılıyordu. Ama o acıyı hissetmemek için zihnimi başka bir yere çiviliyordum. Sağ eldivenimi yavaşça çıkarıp elimi üniformamın sol iç cebine soktum. Parmaklarım Ayla’nın o yeşil kadife kılıfına ve babasından kalan gümüş kaşlı yüzüğe dokundu. Metalin soğuk yüzeyi parmak uçlarımdan başlayarak içime tarifsiz bir direnç pompaladı. O yüzük orada durdukça, kalbimin üzerinde Ayla’nın edeple tuttuğu dualı nöbeti hissettikçe bu dağlardaki hiçbir dondurucu ayaz beni deviremezdi. "Mührümüz sağlam," dedim fısıltıyla kendi kendime. "Ne dedin Kaptan?" diye sordu Sedat Abi. "Mühür diyorum abi," dedim başımı kaldırıp karşı kayalıklara bakarak. "Rize’deki o ahşap evde bir kız var. Gece yarısı seccadesinden kalkmadan bizim için el açan bir kız... Bu dağlar bizim toprağımızsa, o dualar da bizim zırhımızdır. Kimse bu boğazı geçemeyecek." Sedat Abi tebessüm etti. Gözlerindeki yorgunluk bir anlığına yerini gururlu bir ışıltıya bıraktı. "O zaman o zırhı kirletmeyiz Kaptan. Ne mermimiz biter ne de cesaretimiz." "Tim! Mühimmat sayımı yapın!" diye haykırdım telsizden. "Herkes son şarjörlerini öne alsın. Şafak söktü, bir saat içinde üzerimize gelecekler. Bu boğazı hainlere mezar edeceğiz!" Gözlerimi bir anlığına kapattım. Zihnimde Rize’deki o bahçede duran ulu çam ağacı belirdi. Ağacın altındaki sedirde oturan, başı tülbentli, gözleri yaşlı ama duruşu bir dağ kadar dik olan Ayla... "Şafak söktü Ayla’m..." dedim içimden. "Ben buradayım. Sözümü tutuyorum." [Ayla'nın Anlatımından] Rize’de şafak vaktinin ilk cılız ışıkları ahşap odanın penceresine vurduğunda ben hâlâ seccademin üzerindeydim. Gece boyunca süren o fırtına ikindiye doğru darmadağın olmuş, yerini vadinin üzerine çöken ıslak, ağır bir sükûnete bırakmıştı. Ahşap ev sakinleşmişti ama benim içimdeki fırtınanın çatırtıları dinmemişti. Dizlerim oturmaktan hissizleşmiş, sırtım buz tutmuş gibi sertleşmişti. Yine de ellerimi semadan indirmemiştim. Odanın kapısı hafifçe aralandı. Asiye teyze elinde bir havlu ve ılık su dolu bir bakır maşrapayla içeri girdi. Yüzündeki çizgiler gecenin yorgunluğunu taşıyordu. "Ayla’m..." dedi sesi şefkatle kısarak. "Şafak söktü kızım. Kalk bir yüzünü yıka. Gece boyu bir yudum su girmedi boğazından." "Teyze..." dedim, sesim saatlerdir konuşmamaktan pürüzlü ve kısıktı. "Orada şafak nasıl söktü acaba? Karın üstüne güneş vurdu mu? Metehan omzunu tutuyor mu hâlâ?" Asiye teyze dizlerimin dibine çöktü. Bakır maşrapayı yere koyup ıslak havluyla elimi, yüzümü sildi. Bir ana şefkatiyle tülbentimin kenarlarını düzeltti. "Güneş vurmuştur kuzum," dedi gözleri dolarak. "O yiğitler nöbettedir. Metehan güçlü çocuktur Ayla’m... O omzundaki yara, o dağların ayazı onu yıkamaz. Arkasında senin gibi iffetle, duayla bekleyen bir helali varken o dağlar ona eğilir ancak." Ayağa kalktım. Dizlerimdeki uyuşukluk yüzünden bir an dengemi kaybeder gibi…