BÖLÜM 44: KANYONDA GECE BASKINI VE SIĞINAK DUALARI
Yazar: zeynep ay

BÖLÜM 44: KANYONDA GECE BASKINI VE SIĞINAK DUALARI [Metehan'ın Anlatımından] Saat gece yarısını geçmişti. Hakurk’ta akşamın son ışıkları da vadi tabanını terk ettiğinde geriye insana etini ve kemiğini unutturan amansız bir soğuk kalmıştı. Hava sıcaklığı eksi yirmi sekiz dereceye kadar gerilemişti. Kompozit başlığın altından şakaklarımıza doğru süzülen hafif ter kütleleri anında buz tutuyordu. Nefes alıp verirken ağzımızdan çıkan buhar, tüfeğin dondurucu çelik gövdesine temas ettiği an küçük buz kristalleri oluşturuyordu. Hakurk’ta soğuk sadece havanın durumu değildi; karın altından süzülüp botların tabanından ayak parmaklarına tırmanan bir düşmandı. "Kaptan..." Sedat Abi’nin fısıltısı telsizden bir bıçak keskinliğiyle geldi. "Gece görüşte sol kayalık hattan temas var. Sıcaklık izleri yaklaşıyor. Kar elbiseli sekiz kişilik sızma grubu." Kayalığa karın üstünde yavaşça kayarak dirseklerimi sabitledim. Gece görüş dürbünü gözüme koyduğumda yeşil fonda beliren silik gölgeleri gördüm. 3 numaralı boğazın en tehlikeli, dik ve buz tutmuş kulvarından aşağı süzülüyorlardı. Amaçları açıktı: İkmal helikopterinin ayrılmasından sonra mühimmat tazelediğimizi biliyor, gece karanlığında tabur yoluna giden ana mevziyi arkadan vurmak istiyorlardı. "Yasin, Kanas’la sağ kanadı tut," dedim fısıltıyla telsiz mandalına basarak. "Mustafa, roketatar mühimmatını hazır et ama ilk hamleyi yapma. Aramızdaki mesafe otuz metreye düşmeden kimse tetik düşürmesin. Sisin boşluğunu kullanıp iyice yaklaşmalarını bekleyeceğiz." Sol omzumdaki hasta dikişler, dondurucu havanın etkisiyle bıçak gibi sızlamaya başlamıştı. İkmal helikopteri geldiğinde sıhhiyenin bastığı geçici pansuman sıcak kanı tutmaya yetmiyordu; dikişlerin olduğu yerdeki gazlı bez tamamen donmuş, sert bir plaka haline gelmişti. Yine de tüfeğimin kabzasını kavrayan sağ elimde en ufak bir gevşeme yoktu. Sağ eldivenimin parmak uçlarıyla hücum yeleğimin sol iç cebine dokundum. Ayla’nın o yeşil kadife kılıfa sarıp teslim ettiği Babasının gümüş yüzüğü... Gümüşün soğuk kaşı, hücum yeleğinin altından kalbimin tam üzerine sertçe bastırıyordu. O baskı bana Hakurk’un bu zifiri karanlığında hayatta kalmam gerektiğini fısıldayan yegâne şeydi. Zihnimde bir anlığına Rize’deki o ahşap odanın kokusu belirdi. Çam odunlarının sobanın içinde çıtırdayarak yanışı, pencereye vuran ıslak Karadeniz yağmuru ve Ayla’nın o iffetli, duru bakışları... 'Sen kaç kere dağa çıkarsan çık Metehan... Ben burada o gümüş yüzükle senin nöbetini tutacağım.' "Nöbetini tut Ayla’m..." dedim içimden, tüfeğin emniyetini kapatan düğmeye basarak. "Sen Rize’de bizim duyulmamış, kirletilmemiş sevdalılığımızın nöbetini tut... Ben burada bu aziz vatan toprağının..." "Kaptan! Otuz metre! Girdiler!" Sedat Abi’nin uyarısıyla zaman durdu. "Bordo! Ateş serbest!" Hakurk kanyonunun zifiri karanlığı saniyeler içinde namlu ağızlarından çıkan alevlerle yırtıldı. Çatışmanın o yakıcı barut kokusu eksi yirmi sekiz derecelik ayazı saniyeler içinde dağıttı. Karı döven mermiler, parçalanan kaya kıymıkları ve vatan uğruna tetiğe basan sekiz adamın haykırışı Hakurk’un gecesini inletti. Sol omzumdaki yara her geri tepmeyle birlikte feryat ediyordu ama tetiği çeken parmağım bir milim bile titremiyordu. [Ayla'nın Anlatımından] Rize’de gece saat birı geçiyordu. Ahşap evin üst katındaki odada tek bir ışık dahi yakmamıştım. Komodinin üzerindeki gaz lambasının Cılız sarı ışığı ahşap duvarlara uzun, hareketli gölgeler düşürüyordu. Dışarıda Karadeniz’in fırtınası giderek sertleşmiş, pencere kanatlarını takır takır dövmeye başlamıştı. Çatıdaki çam tahtalarının gıcırtısı rüzgârın uğultusuna karışıyordu. Seccademin üzerindeydim. Gece boyunca aynı pozisyonda diz çökmekten bacaklarımdaki his kaybolmuştu ama yerimden kalkmak aklımın ucundan bile geçmiyordu. Metehan o buz tutmuş kayalıklarda gecenin siyahında ölümle burun burunayken, benim sıcak bir yatağa girmem edep dışı geliyordu. Aniden... Göğsümün tam ortasına öyle keskin, öyle şiddetli bir sancı saplandı ki, nefesim boğazımda düğ…