BÖLÜM 42: SİSİN İÇİNDEKİ GÖLGELER VE SÖZSÜZ YEMİNL
Yazar: zeynep ay

BÖLÜM 42: SİSİN İÇİNDEKİ GÖLGELER VE SÖZSÜZ YEMİNLER [Metehan'ın Anlatımından] Saat 11:30. Hakurk’ta zaman akmıyordu; donmuş kar kütlelerinin, parmak uçlarımızda biriken buz kristallerinin ve hücum yeleğimize çarpan boş kovanların ritmiyle ağır ağır sürünüyordu. 3 numaralı boğaza çöken sis o kadar yoğundu ki, birkaç metre ötemdeki Sedat Abi bile sarp kayalıkların arasında silik bir karaltıdan ibaret görünüyordu. Göz gözü görmüyordu ama dağcılık kuralı değil, Bordo Bereli hafızası çalışıyordu burada. Hangi kayanın arkasında kaç metrelik uçurum olduğunu, hangi patikanın pusugâha çıktığını ezbere biliyorduk. Sol omzumdaki sargı artık tamamen sertleşmiş, donan kan kumaşı zırh gibi kaskatı yapmıştı. Her nefes alışımda, dikişlerin olduğu yerdeki o sinsi sızı göğsümün sol tarafına bir bıçak gibi saplanıyordu. Ama omzumdaki acıdan daha baskın bir şey vardı: Göğüs cebimdeki gümüş kaşlı yüzüğün baskısı. Sağ eldivenimi çıkarıp elimi üniformamın sol iç cebine soktum. Ayla’nın o yeşil kadife duası ve babasından yadigâr gümüş yüzük... Gümüşün soğuk yüzeyi parmaklarıma dokunduğu an, Hakurk’un eksi yirmi derecelik dondurucu ayazı bir anlığına yok oldu. Rize’deki o ahşap evin kokusu; kurumuş ıhlamur, sobada yanan çam odunu ve Ayla’nın tülbendine sinmiş olan o katıksız, iffetli koku genzime doldu. "Kaptan..." Sedat Abi’nin fısıltısı telsiz cızırtısını yardı. "Görüş mesafesi üç metreye kadar düştü. Termal kameralar sisten dolayı sapıtıyor. Aşağıdaki mağara ağzından sesler geliyor, sızma yapabilirler." "Sakin ol abi," dedim, elimi cebimden çıkarıp tüfeğin buz tutmuş kabzasına sıkıca oturtarak. "Yasin, tepe hattından aşağıya doğru kör atış yapma. Mühimmatı idareli kullanacağız. İkmal helikopteri bu sis dağılmadan gelemez." "Anlaşıldı Kaptan," sesi geldi Yasin’in. "Ama sol yamacımızda bir hareketlilik var. Taş kaydı." Kayan taş sesi... Bu dağlarda taş kendi kendine kaymazdı. Ya kar kütlesi kopardı ya da sisin gölgesinde sürünen bir hainin bastığı kaya parçalanırdı. "Tim, mevzilere yapışın," dedim fısıltıyla. Sesimdeki o sert komutan edası bir anda geri gelmişti. "Sisin içinden çıkacaklar. Kimse benim talimatım olmadan tetik düşürmesin. İyice yaklaşmalarını bekleyin." Tüfeğimi kayalığın üzerine sabitledim. Gece görüş ve termal dürbünler sisten dolayı beyaz bir duvara bakıyor gibiydi. Sadece kulaklarımızla savaşıyorduk artık. Karın üzerindeki bot gıcırtıları, rüzgârın uğultusu ve kendi derin nefeslerimiz... Zihnim aniden Rize’deki o ahşap odanın kapısına gitti. Ayla o kapının eşiğinde durmuş, elinde ıhlamur tepsisiyle bana bakıyordu. Gözlerinde o hüzünlü ama dik duruş... 'Sen kaç kere dağa çıkarsan çık Metehan... Ben burada o gümüş yüzükle senin nöbetini tutacağım.' "Nöbetini tut Ayla..." diye fısıldadım içimden, şarjörün kilit mekanizmasını son kez kontrol ederken. "Ben bu boğazda vatan için nöbet tutuyorum, sen Rize’de bizim sevdalığımız için... İkimizin nöbeti de lekesiz kalacak." Aniden sisin içinden kapkara üç gölge sıyrıldı. Aramızda sadece otuz metre vardı. "Şimdi!" diye bağırdım telsizden. "Bordo, vur!" Hakurk’un sisli kanyonu saniyeler içinde namlu ağızlarından çıkan alevlerle aydınlandı. Mermiler sis kütlesini yırtıp geçerken, çatışmanın o yakıcı barut kokusu genzimizi dağlamaya başladı. Omzumdaki yara feryat ediyordu ama tetiğe basan parmağım bir milim bile titremiyordu. Sekiz adam, o kapkara sisin ortasında vatan toprağına çelikten bir kale örmüştü. [Ayla'nın Anlatımından] Rize’de öğlen vakti olmuştu ama gökyüzü gece yarısı gibi karanlıktı. Sis, Karadeniz’in dağlarından süzülüp ahşap evin pencerelerine kadar dayanmıştı. Camın arkası tamamen beyaz bir duvar gibiydi. Dışarıda ne vadi görünüyordu ne de coşkun akan dereler... Sadece sis ve çatıyı takır takır döven ince, dondurucu bir kar yağışı vardı. Seccademin üzerindeydim. Gece yarısından beri diz çökmekten bacaklarım uyuşmuştu ama kalkmak istemiyordum. O seccade benim sığınağımdı. Elimi elbisemin sol cebine götürdüm. Babamın gümüş yüzüğünün yıllardır parmaklarımla aradığım o boşluğu hâlâ…